Stanley Kramer Sineması ve Muhalefete Giriş

Asaf Vodvil 06.09.2016

Irkçılık, faşizm ve düşünce özgürlüğü, üzerine düşünmek için yüzleşmeyi beklediğimiz konular. Oysa beklemenin kimseye bir faydası yok.

Hiçbir insan Babalar ve Oğullar’ı bilmediği için ya da 9. Senfoni’yi dinlemediği için ya da Monet’den bihaber olduğu için aşağılanmaz, yargılanmaz, bunlardan sorumlu tutulmaz. İlgi alanları, mesleki istikrar, hobiler konusunda, hayat kişiyi nereye götürmüşse oradadır. İnsan, yukarıdaki örneklerin olmadığı, lakin daha farklı alanların/kişilerin olduğu bir hayatı seçebilir de oranın kıyısına vurabilir de.

Fakat bazı konular var ve insan olarak bunlar hakkında kafamızda fikirler oluşturmak, karara varmak ve doğruya ulaşmak zorundayız. Mesela ‘ırkçılık’. Birçok insan ırkçı olduğunun farkında bile değildir, keza bu konuyu kendiyle ya da bir başkasıyla enikonu tartışmamıştır. Zenciler hakkında ne düşünüyorsun? Ya da Yahudiler? Ya da ateistler? Ya da düşünce özgürlüğü hakkında ne düşünüyorsun? Eşcinseller? …?

İşte bu gibi konularla ilgili terazinde hep bir tartı olmalı ve tartabilmek için de aslında herkesin insan olduğu gerçeğini görebilmeni engelleyecek duvarlardan kurtulmalısın.


Bunun için kitaplar okumak, forumlara katılmak, kanaat önderlerine kulak vermek, belgeseller izlemek, kütüphanede uzun vakitler geçirmek… bunların tamamı yapılabilir elbette. Lakin benim daha iyi bir fikrim var. Giriş düzeyi için en kolayı ve temizi, sinemanın gücü sayesinde empatiyi de beraberinde getiren Stanley Kramer filmleri izlemek…

Stanley Kramer (1913-2001), Amerikalı film yapımcısı ve yönetmen. Hollywood’un standart senaryo tiplerinin dışında bağımsız olarak yaptığı politik filmleriyle ünlü. Bu filmler o kadar insani, naif ve olması gerektiği gibi ki, dünyanın bu kadar yakın bir zamanda, bu kadar basit dertler nedeniyle kan gölüne dönmüş olması da anlaşılabilir değil, bu dertlerin büyük bir kısmını hâlâ yanımızda taşıyor olmamız da…


Inherit The Wind (1960)


1925 yılında Amerika-Tenessee’de yaşanan gerçek bir olaya dayanan film, bir biyoloji öğretmeninin derste Darwin ve evrimi anlatması sonrası İncil’e karşı gelmekten dava edilmesini konu alır. Davacı tarafın başına dine bağlılığıyla bilinen, hatta düz hesap şeriatçı bir savcı gelirken, öğretmeni savunmak için muhalif bir gazetenin sponsorluğuyla düşünce özgürlüğünün peşinden gitmesiyle bilinen bir avukat getirilir. Her ne kadar ilk olarak öyle algılansa da, film ateizm ile dindarlığı karşı karşıya getirmeye çalışmaz. Asıl konusu olan ‘fikir özgürlüğü , düşünce özgürlüğü’ kavramlarının dışına çıkmamaya çalışırken, bir taraftan da bağnazlığın geriye gidiş olduğunun altını defalarca çizer. Konuya ılımlı şekilde yaklaşan Kramer, İncil’i elden bırakmıyor gibi gözükse de aslında film sonunda bundan çok daha fazlasını anlatmıştır.


Judgment at Nuremberg (1961)


Bu film de gerçek olaylara dayanan bir uyarlamadır. Hitler yenildikten sonra Amerika’nın başında olduğu mahkemelerce yargılanan Nazi yöneticilerinin dava sürecini konu alan film, Hitler zamanında kilit görevde olan 4 hukukçunun davasına eğilir. ‘Hitler bir katil, 6 milyondan fazla masum insanı öldürdü.’ Bunları hepimiz biliyoruz, peki olaylar buraya kadar nasıl geldi? Nasıl gelebilir? Bir hukukçunun bu katliamda sorumluluğu nedir? Ne kadar etkin olabilir? Bunların yanında, bu mahkemelerin başındaki Amerika’nın gerçekten tek isteği adalet midir? Amerika ve Almanya arasındaki politik ilişkinin değişkenliğinin adaletle ne kadar ilgisi vardır? Politik dava nedir? Nelerin sonucudur ve nelere gebedir? Bunlar gibi bir çok sorunun cevabını sorgulayan, açık eden; bunlar dışında bir davayı, bir hukukçuyu, bir avukatı da anlamak adına izlenebilecek en verimli filmlerden biri Judgment at Nuremberg.


Guess Who’s Coming To Dinner (1967)


Joey ve John birbirleriyle henüz 10 gün önce tanışmış, lakin ikisi de ilk görüşte aşka tutulmuştur. Bunu uzatmadan hemen evlenerek sonlandırmak isterler. Fakat John’un işleri nedeniyle Joey’nin ailesiyle tanışabileceği sadece bir günü vardır, gün sonunda onay alıp yoluna Joey ile devam etmek ister. Tabii ortada büyük bir sorun vardır. Joey beyaz, John ise zencidir ve Martin Luther King’in suikastinin gerçekleşmesine dahi henüz 1 sene vardır. Film böyle bir ortamda ''sen kendini zenci olarak görüyorsun, fakat ben kendimi sadece insan olarak görüyorum'' yargısının içini doldurmaya çalışır. Teori ve pratik arasındaki zorluğu, kuşak farkını ve değişimi de konu edinen film, yine ılımlı olmaktan uzaklaşmaz.


Yukarıdaki 3 film de radikallikten uzak, herhangi bir grubun tekeline alamayacağı türden, ılımlı ve düşündürücü filmler. Bu tarz konuları sıkıcı ve didaktik olmayacak şekilde ele almak elbette Stanley Kramer’ın alametifarikası. Bunlarla birlikte bir sinema üstadı olan Spencer Tracy’i 3 filmde de başrolde izliyor olmak da müthiş bir haz. Her filmde konunun dışına çıkıp karakteriyle yeni konular yaratan tiplerin olması da filmleri keyifli kılan ayrı bir özellik. Bir tüyo vermek gerekirse, Inherit the Wind’de Hornbeck’in, Judgment at Nuremberg’de Mrs. Bertholt’un ve Guess Who’s Coming To Dinner’da da Monsenyor Ryan’ın ayrı olarak dikkatle izlenmesini tavsiye ederim.

Stanley Kramer yaşadığı müddetçe ‘muhalif’ olarak tanımlandı. Belki de bu nedenle 9 adaylığa rağmen 1 kez dahi Oscar’ı alamadı. Oysa her filminin ortak noktası ‘insan’ paydasında, yaşayan herkesi birleştirme çabasıydı. Bunun kadar naif bir niyetin ‘muhalefet’ olarak tanımlanması, ‘iktidar’ kavramının içinin hangi fikirlerle dolu olduğunu gösteren yeterli bir örnek. Üstelik bu tanım 2016 yılında dahi değişmiş değil.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.