Şiddet Eğilimi Genetik mi?

Bihter Kartheuser 19.07.2016

Hangi bilim açıklarsa açıklasın yine de şiddeti anlamakta güçlük çekiyoruz.

Belki insanlık tarihi kadar eski olan “şiddet” tüylerimizi ürpertmeye devam ediyor. Disiplinlerarası bir mesele haline gelmiş “şiddet” konusuna genetik bilimi de çok farklı bir şey söylemiyor. Şiddetin kökeninde yatan unsurları genetik açıdan anlamaya çalışan nörobilimciler, her şeye rağmen çevresel etkilerin sahip olunan geni harekete geçirmesiyle şiddet eyleminin mümkün olduğunu gösteriyor.

Popular Science’ın haberine göre, yapılan araştırmalar X kromozomunda yer alan genetik bir değişkeninin monoamin oxidase-A (MAOA) enzimini kodladığını gösteriyor. MAOA’nın görevi dopamin ve serotonin gibi hayati nörotransmiterleri kırmak. Bu kimyasallar başıboş bırakılırsa beyinde artarak dürtü kontrolünün yitirilmesine sebep oluyor; bu da şiddet ve türevi davranışlara zemin hazırlıyor. Genetik bilimi son yirmi yıldır MAOA eksikliğinin şiddet davranışıyla ilişkili olduğunu söylüyor.

Nörobilim, şizofreni gibi zihinsel rahatsızlıklara da belli genlerin sebep olabileceği üzerinde araştırmalarını sürdürüyor. Ergenlik çağı ve erken yetişkinlikte bir gen değişkeninin, karar verme merkezi olan beynin ön lobundaki sinapsların fazla budanmasına sebep olduğunu; dikkat ve dürtü kontrolü gibi özellikleri zayıflattığı anlaşılmış. Araştırmalar ciddi zihinsel hastalıklara sahip kişilerin, zihinsel rahatsızlığı olmayan kişilere göre 2-3 kat daha fazla şiddet eğilimine sahip olduğunu gösteriyor.

Şiddet eğilimi olan kişileri önceden tespit etmek mümkün mü? Seri katiller ile kitlesel katliamcılar arasında genetik bir bağlantı var mı? Nörobilim bu sorulara yanıt aramaya devam ediyor. Genetik karakter özelliklerini ve patolojilerini anlamak üzere genetik bilimi ile davranış bilimleri displinlerarası araştırmalar gerçekleştiriyor.

New Mexico Üniversitesi’nden şizofreni ve psikopati konusunda uzman nörobilimci Kent Kiehl, New Mexico’da bir tutuklu evinde 440 tutuklu üzerinde fMRI tarayıcı kullanarak bir araştırma gerçekleştirmiş. Araştırmaya göre duygularından kopuk, empati ve vicdandan yoksun psikopatlar hapishanenin yüzde 16’sını; genel nüfusun da yüzde birini oluşturuyormuş. Kiehl duyguları yöneten, dürtüleri ve dikkati kontrol eden limbik ve paralimbik kortekslerdeki bozulmaların buna sebep olduğunu düşünüyor. Belli materyaller göstererek sorular yönelttiği psikopat olmayan kişilerin empati ve duyguyla ilişkili olan badem şeklindeki amigdalalarında hareketlilik olduğunu görüyor. Psikopatlarda ise bu bölgede hiç ya da yok denecek kadar az hareketlilik gözleniyor; onun yerine beynin mantık merkeziyle gördükleri materyali proses ettikleri anlaşılmış. Zaman zaman Kiehl’i aldatmaya çalışmışlar ya da duymak istediği cevapları vermişler.

Kiehl’in sekiz hapishanedeki 4 bin suçludan topladığı beyin görüntüleme verisi, psikopatların belli bir bölgede daha az gri maddeye sahip olduğunu ve amigdalalarının daha küçük olduğunu tespit etmiş. Kiehl psikopatların bu farklı beyin yapılarının en az yüzde ellisinin genetik yapılarından kaynaklandığını söylüyor.


Başka bir araştırmada şiddet eğilimi olan bir katilin X kromozomunda mutasyon yaşandığı ortaya çıkıyor. Daha sonra MAOA geninde bozulma olduğu anlaşılıyor. Bu gen X kromozomunda bulunduğundan, sadece bir adet X kromozumu taşıyan erkeklerdeki etkileri kadınlara göre daha fazla. Kadınlar iki adet X kromozomu taşıdığından bozulmaya uğrayan genin diğeriyle kompanse edilmesi mümkün oluyor. Ancak kadınlar bu geni oğullarına taşıyabiliyor.

Nörobilimciler özellikle biyolojik altyapının ötesinde, çevresel faktörlerin genlerin nasıl ifade bulduğunda büyük rolü olduğunu vurguluyor. Yapılan araştırmalar bir katille aynı gen varyantına sahip çok sayıda kişinin kimseyi öldürmediğini de gösteriyor. Davranışsal genetik, davranışları genlerle açıklamanın yanı sıra çevresel etkilerin de işin içinde olduğu psikoloji, sosyoloji ve istatistik gibi bilimleri de barındıran disiplinlerarası bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Zira bir kişinin genlerinde şiddet var diye cezalandırılmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Dengesiz beslenmeden, sosyal ve ekonomik bozulmalara ve eğitimsizliğe kadar pek çok çevresel etken, şiddet içerikli davranışın tetikleyicisi oluyor. Araştırmalar genlerin davranışı etkilediğini ancak davranışı belirlemediğini gösteriyor.

Diğer yandan psikologlar çocukluk dönemi tacizinin tek başına bile şiddet eğilimi sebebi olabildiğini söylüyor. Dengesiz, zorlayıcı ve cezalandırıcı ebeveynlere sahip olan erkek çocuklarının, daha sonra şiddete de dönüşebilecek antisosyal davranış bozuklukları gösterdiği biliniyor. Tabii hor görülmüş tüm erkek çocukları şiddete yönelecek diye bir doğru yok.

Özellikle ergenlik dönemi hem hormonal değişimlerin yaşandığı hem de zihinsel rahatsızlıkların kendini göstermeye başladığı bir dönem olması bakımından hassas. Bilim insanları şizofreninin özellikle bu dönemde ortaya çıktığı gözlemlemiş. Harvard Üniversitesi’nde bu yıl yapılan bir araştırmaya göre bu zamanlamadan sorumlu bir gen tanımlanabilmiş. Düşünme ve planlamanın yer aldığı prefrontal korktekste gerçekleşen, beynin doğal olarak gerçekleştirdiği nöronlar arasında etkin olmayanların budanması işlemi olan sinaptik budama sırasında; budama işlemini hızlandıran bir gen değişkenine sahip olan kişilerin şizofreni geliştirme risklerinin daha yüksek olduğu görülmüş. Harvard genetik uzmanı Steven McCarrol bu yüzden ergenlik döneminin çok önemli olduğunu belirtiyor. Ancak maalesef henüz teşhislerde kullanılacak düzeyde bir genetik bilgisi sahibi olunmadığını da belirtiyor. Yine de genetik bilim, suçun ve suçlunun ya da şiddetin köklerinin anlaşılması bakımından inanılmaz bilgiler sunuyor.

Belki insanlık tarihi kadar eski olan “şiddet” tüylerimizi ürpertmeye devam ediyor. Disiplinlerarası bir mesele haline gelmiş “şiddet” konusuna genetik bilimi de çok farklı bir şey söylemiyor. Şiddetin kökeninde yatan unsurları genetik açıdan anlamaya çalışan nörobilimciler, her şeye rağmen çevresel etkilerin sahip olunan geni harekete geçirmesiyle şiddet eyleminin mümkün olduğunu gösteriyor.

Popular Science’ın haberine göre, yapılan araştırmalar X kromozomunda yer alan genetik bir değişkeninin monoamin oxidase-A (MAOA) enzimini kodladığını gösteriyor. MAOA’nın görevi dopamin ve serotonin gibi hayati nörotransmiterleri kırmak. Bu kimyasallar başıboş bırakılırsa beyinde artarak dürtü kontrolünün yitirilmesine sebep oluyor; bu da şiddet ve türevi davranışlara zemin hazırlıyor. Genetik bilimi son yirmi yıldır MAOA eksikliğinin şiddet davranışıyla ilişkili olduğunu söylüyor.

Nörobilim, şizofreni gibi zihinsel rahatsızlıklara da belli genlerin sebep olabileceği üzerinde araştırmalarını sürdürüyor. Ergenlik çağı ve erken yetişkinlikte bir gen değişkeninin, karar verme merkezi olan beynin ön lobundaki sinapsların fazla budanmasına sebep olduğunu; dikkat ve dürtü kontrolü gibi özellikleri zayıflattığı anlaşılmış. Araştırmalar ciddi zihinsel hastalıklara sahip kişilerin, zihinsel rahatsızlığı olmayan kişilere göre 2-3 kat daha fazla şiddet eğilimine sahip olduğunu gösteriyor.

Şiddet eğilimi olan kişileri önceden tespit etmek mümkün mü? Seri katiller ile kitlesel katliamcılar arasında genetik bir bağlantı var mı? Nörobilim bu sorulara yanıt aramaya devam ediyor. Genetik karakter özelliklerini ve patolojilerini anlamak üzere genetik bilimi ile davranış bilimleri displinlerarası araştırmalar gerçekleştiriyor.

New Mexico Üniversitesi’nden şizofreni ve psikopati konusunda uzman nörobilimci Kent Kiehl, New Mexico’da bir tutuklu evinde 440 tutuklu üzerinde fMRI tarayıcı kullanarak bir araştırma gerçekleştirmiş. Araştırmaya göre duygularından kopuk, empati ve vicdandan yoksun psikopatlar hapishanenin yüzde 16’sını; genel nüfusun da yüzde birini oluşturuyormuş. Kiehl duyguları yöneten, dürtüleri ve dikkati kontrol eden limbik ve paralimbik kortekslerdeki bozulmaların buna sebep olduğunu düşünüyor. Belli materyaller göstererek sorular yönelttiği psikopat olmayan kişilerin empati ve duyguyla ilişkili olan badem şeklindeki amigdalalarında hareketlilik olduğunu görüyor. Psikopatlarda ise bu bölgede hiç ya da yok denecek kadar az hareketlilik gözleniyor; onun yerine beynin mantık merkeziyle gördükleri materyali proses ettikleri anlaşılmış. Zaman zaman Kiehl’i aldatmaya çalışmışlar ya da duymak istediği cevapları vermişler.

Kiehl’in sekiz hapishanedeki 4 bin suçludan topladığı beyin görüntüleme verisi, psikopatların belli bir bölgede daha az gri maddeye sahip olduğunu ve amigdalalarının daha küçük olduğunu tespit etmiş. Kiehl psikopatların bu farklı beyin yapılarının en az yüzde ellisinin genetik yapılarından kaynaklandığını söylüyor.


Başka bir araştırmada şiddet eğilimi olan bir katilin X kromozomunda mutasyon yaşandığı ortaya çıkıyor. Daha sonra MAOA geninde bozulma olduğu anlaşılıyor. Bu gen X kromozomunda bulunduğundan, sadece bir adet X kromozumu taşıyan erkeklerdeki etkileri kadınlara göre daha fazla. Kadınlar iki adet X kromozomu taşıdığından bozulmaya uğrayan genin diğeriyle kompanse edilmesi mümkün oluyor. Ancak kadınlar bu geni oğullarına taşıyabiliyor.

Nörobilimciler özellikle biyolojik altyapının ötesinde, çevresel faktörlerin genlerin nasıl ifade bulduğunda büyük rolü olduğunu vurguluyor. Yapılan araştırmalar bir katille aynı gen varyantına sahip çok sayıda kişinin kimseyi öldürmediğini de gösteriyor. Davranışsal genetik, davranışları genlerle açıklamanın yanı sıra çevresel etkilerin de işin içinde olduğu psikoloji, sosyoloji ve istatistik gibi bilimleri de barındıran disiplinlerarası bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Zira bir kişinin genlerinde şiddet var diye cezalandırılmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. Dengesiz beslenmeden, sosyal ve ekonomik bozulmalara ve eğitimsizliğe kadar pek çok çevresel etken, şiddet içerikli davranışın tetikleyicisi oluyor. Araştırmalar genlerin davranışı etkilediğini ancak davranışı belirlemediğini gösteriyor.

Diğer yandan psikologlar çocukluk dönemi tacizinin tek başına bile şiddet eğilimi sebebi olabildiğini söylüyor. Dengesiz, zorlayıcı ve cezalandırıcı ebeveynlere sahip olan erkek çocuklarının, daha sonra şiddete de dönüşebilecek antisosyal davranış bozuklukları gösterdiği biliniyor. Tabii hor görülmüş tüm erkek çocukları şiddete yönelecek diye bir doğru yok.

Özellikle ergenlik dönemi hem hormonal değişimlerin yaşandığı hem de zihinsel rahatsızlıkların kendini göstermeye başladığı bir dönem olması bakımından hassas. Bilim insanları şizofreninin özellikle bu dönemde ortaya çıktığı gözlemlemiş. Harvard Üniversitesi’nde bu yıl yapılan bir araştırmaya göre bu zamanlamadan sorumlu bir gen tanımlanabilmiş. Düşünme ve planlamanın yer aldığı prefrontal korktekste gerçekleşen, beynin doğal olarak gerçekleştirdiği nöronlar arasında etkin olmayanların budanması işlemi olan sinaptik budama sırasında; budama işlemini hızlandıran bir gen değişkenine sahip olan kişilerin şizofreni geliştirme risklerinin daha yüksek olduğu görülmüş. Harvard genetik uzmanı Steven McCarrol bu yüzden ergenlik döneminin çok önemli olduğunu belirtiyor. Ancak maalesef henüz teşhislerde kullanılacak düzeyde bir genetik bilgisi sahibi olunmadığını da belirtiyor. Yine de genetik bilim, suçun ve suçlunun ya da şiddetin köklerinin anlaşılması bakımından inanılmaz bilgiler sunuyor.

Kapak Fotoğrafı: Geralt

Kapak Fotoğrafı: Geralt

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.