Röportaj: Kaan Koç

Emre Aydın 23.09.2016

"Telefonum çaldı bir gün, baktım bir yabancı numara. Önce açmadım, telefon dolandırıcıları falan var ya, onlardan sandım. "

Kaan öncelikle Gazetemsi.com ekibi adına hoş geldin diyorum ve röportaj teklifimizi kabul ettiğin teşekkür ediyorum. Sana herkesin selamını getirdim. Arkadaşım olduğunu bilmiyorlar, çaktırma dsadadfdas. Arkadaşım olmanın zorluklarını da şimdi bir kez daha göreceksin, sana bayağı bi' soru hazırladım, terleteceğim seni.

Hazırsan başlıyorum.

İnsanlar senin adını Google adlı siteye yazınca bir ton bilgi çıkıyor. 1986 yılında İstanbul'da gözlerini açtı vs. Peki sonra n'oldu? Nasıl bir ortamda büyüdün? Şiire, sanata hep yakın bir çocukluğun mu oldu yoksa "hayır arkadaşım ben buraya tırnaklarımla geldim" mi diyorsun?

Ben tırnaklarını yiyen biriyim, dünyada işlerin pek öyle yürümediğini sanırım çocukken biri bana söylemiş olmalı ki böyle bir pasif direnişe girişmişim. Büyüdüğüm ortam da kalabalık bir ortamdı çünkü. Aynı zamanda yalnız bir ortam. Yazılarımda da bahsettiğim bir konu bu; anne ve babamdan uzakta büyüdüm biraz, ikisinin de çalışması gerekiyordu. Ben de anneanne ve dedemle büyüdüm 12 yaşıma kadar. Anneannemin komşuları, kardeşleri, hepsi bir arada olurdu ve bu tür bir kadın şöleni içinde sevgi gören, kadınların içinde krallığını ilan eden bir çocuktum. Tüm bu krallığın ortasında anneme küsüyor, onu toprak bütünlüğüme sokmamaya çalışıyordum sitemle. Ama bilirsin, küsmek bir yanıyla en kuvvetli davettir. Öyle bir ortamdan sonra herhalde bir yoksunluk sendromu yerleşti bana. Sessiz, içine kapanık, kendi kendine hayali arkadaşları olan bir çocuktum. Hayal gücüm de herhalde böyle gelişti. Sonra 80’lerde çok ağır işkenceler gören amcam öldü, tam lise çağımdaydım. Aşık oldum o aralar bi’ de. Fazla tıkanmıştım artık. Ve sanırım o noktada bünyemden sözcükler patlamaya başladı. Yoksa dayanamazdım. Gözlerimi 86’da İstanbul’da açtım ama ağzımı bir öğle tatili sırasında, ilk kelimelerimi yazdığım, Kadir Has Anadolu Lisesi’nin tahta okul sırasında açtım.

Anneanne evi, mutlu bir sürgün

Tabi çocukluk demişken seninle ara sıra konuştuğumuz bir muhabbet var. Anneanne evi. Hakikaten Kaan, nedir anneanne evi?

Açıkçası bu soru bana çok uygun görünse de çok hazırlıksızım buna. Çünkü şimdiye kadar adam akıllı düşünmedim bunu. O hissi hep yaşamakla meşgulüm çünkü. Biliyorsun yaşamakla düşünmek arasında sandığımızdan daha keskin bir uçurum var. Ama yine de anneanne evinin ne olduğuna dair bir iki kelime etmem gerekirse, orası yeryüzünün en mutlu sürgünüdür. Oradan daha güzel bir yeri hayatın boyunca bulamazsın ama orası da senin sürgün yerindir. Bizden önceki nesillerin anneanne evi gibi bir olgusu çok yoktu, annesini çocukken yitirenler daha çoktu, farklı sürgünleri oluyordu onların. Anneanne evi kavramı, kentleşme, modern insan ve evliliklerle birlikte sanırım bizim kuşakla başlayan ve sonrasında da hâlâ, şiddetlenerek devam eden bir olgu. Yıllar geçtikçe bu konuda daha çok insanın konuştuğunu göreceğiz. Evet, çok mutlu bir sürgün.

"Neden sanat" gibi üst bir perdeden "Neden şiir?" diye bir soru sormayacağım ama seni şiire iten nedenler var mı? Örneğin çeşitli dergilerde futbolun hayatın içinden bir şey olduğunu gösteren kesitler, hikayelerin de var ama sanıyorum ki kendini şiirde daha mı özgür hissediyorsun?

Az çok açıkladım gibi bunu biraz evvel ama az daha açmak gerekirse; ilkin şiir benim için bir uğrama ya da alan hali değil hayatımda. Bir tastamam oluş hali artık. Cemal Süreya, şairin hayatı şiire dahil diyor ve şairin mesaisi 24 saattir de. O yüzden ben futbol yazarken de o rayiha oluyor ister istemez. Tabii zamanla daha çok düzyazı yaza yaza, nesir metinleri çok fazla şiirselikten korumayı da öğrendim, bu da gerekiyor. Şiirde daha nasıl hissettiğim cümlesini tamamlamam gerekirse, şiirde iliklerime kadar yalnız hissediyorum kendimi. Ve bu önce bireysel varoluşumun kertelerine ve cephelerine sonra da ait olduğum türe, insana dair, ve sonra da tabiata doğru bir kazı işlemini mümkün kılıyor benim için. Ayrıca şairin asli işlerinden biri olan sözcükler ve dolayısı ile evren işçiliği de var. Bu sebepten benim için daima önce şiir gelir. Sonra başka şeyler ve başkaları.

Röportaj: Kaan Koç

Öyle ya da böyle güzel şeylerle karşılaştırır insanı tutkusu.

2006 yılında Cemal Süreya Ödülü'nden 2016 yılına Akademie Der Künste tarafından Berlin'e davet edilen ilk Türk şairi olmaya kadar giden bir süreç var. Nasıl gelişti? N'aptın Berlin'de? Gel hadi bize bir şiir oku diye çağırmamışlardır heralde?

Telefonum çaldı bir gün, baktım bir yabancı numara. Önce açmadım, telefon dolandırıcıları falan var ya, onlardan sandım. Fakat sonra baktım Almanya’dan geliyor arama. Hâlâ çalıyor telefon masada. Açtım, bir hanımefendi başladı anlatmaya; bu seneki akademi bursuna layık görüldüğümü, davet ettiklerini vesaire... Epey bir şaşırdım başta çünkü bu başvuru almayan bir program. Kendileri dünyayı tarayarak seçiyorlar sanatçıları. Sonra heyecan ve bekleyiş başladı. Bayağı da ciddi bir meseleymiş. Nisan’da 3 hafta kaldım, her gün bir yerlere, birilerine sunumlar, resepsiyonlar... Asker gibiydim orada. Her sabah 8’de kalk, akşam 10’a kadar günlük programa, yapılacak şeylere uy, 10’dan sonra da iyice içkiye yüklen. 4’te yat 8’de tekrar kalk, kelli felli adamlara, çok saygıdeğer olduklarını öğrendiğim kişilere sanatçı olarak seslen. Acayip bir kafa. Berlin’deki akademi binasında kaldım zaten, birkaç binaları var Berlin’de Akademie Der Künste’nin. 1696’da kurulmuş bir sanat akademisi, Avrupa’nın en havalı yerlerinden biri sanat konusunda. 12 farklı sanatçıyız bu sene orada, 6 farklı ülkeden, 6 farklı sanat dalından insanlar. Muhteşem bir tecrübe, bir filmde gibiyim orada. Davetten 2 sene önce Berlin Şiir Festivali’nin katılımcısıydım, o sırada dikkatlerini çekmişim ve akademi üyelerinden biri beni önermiş yönetim kuruluna. Sonra şiirlerim, yazılarım incelenmiş ve seçilmişim. Davetin arkaplanı böyle yani. O yönetim kurulu toplantılarından birine de katıldık, haşmetten boğazım tıkandı. Bradenburger Tor’un hemen yanında, kocaman cam bir bina. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinden her alandan meşhur sanatçılar falan toplantıda, oylamalar, açıklamalar. Öyle oturduk salonda biz de genç Akademi üyeleri olarak. Şimdi gidip gidip geliyorum işte, Ekim’de yine orada olacağım. Mesela edebiyatta 2 kişi var, biri ben, biri de Rus romancı Sergey Lebedev. Durup durup Putin - Erdoğan konuşuyoruz bir yerden sonra. Ötekiler de ibretle bizi dinliyor; cehennemin elçileri gibi olduk karşılarında. Bu konuşmalar da tabii sigara molalarında falan ya da yemeklerde. Yoksa hakikaten sanata boğuldum diyebilirim orada. Ben hâlâ olayın ciddiyeti ve güzelliğini tam kavrayamadım ama sanırım bayağı mühim bir tecrübe bu. Sergimiz olacak seneye Nisan’da, ister bireysel ister kolektif bir şeyler yapma imkanımız var. İnsana önemli olduğunu hissettiriyorlar çünkü şiirin ne kadar mühim bir şey olduğunu biliyorlar. Maddi manevi ödüle boğuyorlar insanı. Burada ben birine “şiir yazıyorum” dediğinde ilk aklına gelen şey karşımdakinin “he bu adam duygusal bu romantik ya” oluyor. Böyle bir toplumsal sakatlık olabilir mi? Büyük bir kırılma oldu bende. İki bambaşka alem... Oraya gittiğimde 1 ay Samuel Beckett’in iki katlı dairesinde kaldım, o da akademi üyesiymiş geçmişte. Yani bilmiyorum, biraz mahcubiyet duyuyorum bunları anlatırken o yüzden çok toparlayamıyorum ama şunu diyeyim; şiir yazmaya başladığım zamanlardan hemen 1-2 sene sonra Cemal Süreya’ya katılmıştım bir arkadaşımın ısrarıyla. Dosya hazırladım, gönderdim, ödül verdiler. Sonra yıllar ısrar ve vazgeçmemekle geçti. Sonra da bir gün Akademie Der Künste’den aradılar... İnsan inandığı şeyden asla vazgeçmemeli. Öyle ya da böyle güzel şeylerle karşılaştırır insanı tutkusu. Yani bu tecrübeden neler alıp nerelere götüreceğim falan bana bakıyor artık, bir de birileri araştırıp bakarsa bana, ki ülkemizde çok nadir bir şey, aa bu Akademie Der Künste neymiş der geçer. Ama bu tecrübemden en sıcak nakledebileceğim şey bu: Tırnaklarımı, yediğim tırnaklarımı kırana kadar asılıyorum inandığım şeye. Böyle bir inadım var. Çünkü başka bir şeyim yok.

Samuel Beckett'in stüdyosunda yaşamak

Berlin demişken, Samuel Beckett'e bir değinelim istersen. Anlatsana o stüdyoyu, merdivenleri... Nasıl bir duyguydu Samuel Beckett'in stüdyosunda yaşamak?

Ya sana şu kadar söyleyeyim; bana oranın Beckett’in odası olduğunu söylediklerinde “ya ısrar kıyamet çağırmışlardır o da 2-3 gün kalmıştır falan” dedim içimden. Sonra bir baktım yıllarca akademi üyeliği yapmış, o dairede kalmış çok uzun. Dedim Kaan, sen gerçek bir İstanbullu gibi düşünüyorsun... Fikrimden utandım. O odada geceleri üst kattaki masamdan kalkıp kalkıp sürekli merdivenlere gidiyordum. Orada çünkü fotoğrafı var Beckett’in. Durup durup izliyordum loş alt katı. Sanki kapıyı açıp girecek gibi. Bir gün bir yazı yazdım kağıda, dairenin büyük camına yapıştırdım; “En Attendant Beckett.” Gelmedi tabii. Berlin merkezindeki Tiergarten’ın içinde akademi, her sabah cennet cennet kuş sesleri, yağmur, yemyeşil. Yabancı kaynaklarda okudum, Beckett de bu balkondan bakıp o ağaçların içinde yürüyüşe çıkarmış falan, çok garip bir his. Ulan dedim Kaan, sen acaba iyi bir şey mi yaptın, sana bunu niye yaşatıyorlar? İnsan iyi manada kendinden şüpheye düşüyor, ilk kez yaşadım bu hissi herhalde. Aklımdan neler geçti anlatamam. Balkon duvarına bakıyorum, yüksek tavanı izliyorum. Hepsi o günkü gibi, masa var bir tane büyük o da hâlâ odada. Öteki dünya dediğimiz şey varsa, orada Beckett’i bulup odadaki fotoğraflarımdan birini göstereceğim. Belki iki kelime orada konuşuruz bu vesileyle.

Röportaj: Kaan Koç
Röportaj: Kaan Koç

Her şair vakti geldiğinde evini, şairlerini terk etmeyi bilmeli.

Şiirlerini yazarken bir ritüelin var mı? İlla şu müzikleri dinlerim, şu koltukta otururum vs? (Ben sana bunu harbiden daha önce sormadım lan!) Bir de merak ettiğim şu var ki; kendini hangi şiir ekolüne, hangi sevdiğin şaire yakın görüyorsun?

Şiir yazma ritüelim pek yok. Kendimi rahat hissettiğim yerde yazabilirim. Dışarıda, metroda, başka evlerde falan bir şeyler düşünce içime not alıyorum sonra devam ediyorum odamda. Ama bazen çok şiddetli geliyor, kesemiyorum. Telefona ya da deftere yazıyorum neredeysem, evde temize çekiyorum. Ama müzik dinlerim yazarken. Şiirde de düzyazıda da. Zihnim biraz kaotik, dağınıktır benim. Odaklanmamı kolaylaştırıyor, kafamın bir tarafını uslu tutuyor müzik. Eskiden olsa Cemal Süreya derdim ama zamanla değişiyor. Artık tek bir isim yok kendimi yakın gördüğüm. Hatta şimdi düşünüyorum da kendime en yakında gördüğüm hiç kimse yok. Herhalde bu iyi bir işaret olmalı. Etkilenmemek ya da ilham almamak babında değil bu dediğim, onlar hiç bitmez çünkü. Sanat öyle bir disiplinler bütünü. Fakat artık tek bir isim yok. Yola çıkarken yanımdaydılar, sonra sanırım beni kendi yoluma bıraktılar. Her şair vakti geldiğinde evini, şairlerini terk etmeyi bilmeli. Sonra dönüp dönüp okuyacaktır hep ama kendi evini kurmalı.

Bir şiir nerede başlar, nerede biter? (Ben sana bunu da daha önce sormadım.)

Fizik okumaları yapıyorsun sen de. Evren nerede başlar, nerede biter? Başlama ve bitme kavramı yok bunlarda bence. Yani var ama öyle hemence söylenip geçilecek şeyler değil.

Diri Ozanlar Derneği

Biraz da "Diri Ozanlar Derneği"nden bahsedelim. Yayın yönetmenliğini yaptığın, şiirler yazdığın bir şiir dergisi. Üstelik daha 2 aylık ama ben bunun öncesini de merak ediyorum. Nasıl gelişti bu şiir dergisi fikri? Bir de isim hikayesini anlatmanı istiyorum. Her gören "ay ne orijinalmiş keh keh" diyor...

Ya çok çok beğenenler var ismi; benim kuşağımdan ve üst kuşaktan pek çok şair ismi çok sevdi. Ne demek istediğimizi, yola çıkış sebebimizi ve yolumuzu daha baştan söylüyor okuyucuya. Ben buyum diyor. Tabii beğenmeyenler de var, alaya alanlara da rastladım, olsun. Zaten artık Twitter sadece alay ortamına dönüştü, canımı bir tek o sıkmıştır, o kadar. Küfür et, sorun yok ama kötü ironi yapma, bozuk mizaha kalkışma. Neyse, tavrımı anlatmak için isim bu. Gezi’den sonra çok ilgi görüyor ya da gördüğü zannediliyor şiirin. Bakıyorsun Turgut Uyar’ın toplu şiirleri Büyük Saat hâlâ satmıyor adam gibi. E nerede kaldı onun dizeleriyiz diyenler? Değil. Ama madem öyle, işte böyle diyelim dedik; dergi okuyucularına böyle bir tavırla gelmek istedik. Diri Ozanlar Derneği ismi de benim birkaç sene önce açıp yaşayan şairlerden dizeler paylaştığım bir Twitter sayfasından geliyor aslında. Beğenen de olacak beğenmeyen de ismini, çok normal. Ama dilerim ki dergiyi ellerine alıp bir baksınlar. Her şiir için yapılan sayfa tasarımlarına, düzyazı bolluğunda şiirden başka hiçbir şeye yer vermeyen düşüncesine, her şiir için telif verebiliyor olmamıza (ki bu mucizedir ne yazık ki) ve ayrıca 10.000 basılıp en iyi şekilde, büfelere kadar her yere ulaşıyor olmasına... Arkama bakınca gurur duyacağım bir şeyin altına girdiğimi söyleyebilirim. Böyle bir sorumluluğun altına girişimin en büyük sebebi de henüz kitabı bile yayınlanmamış nice güzel şairin telif alabilecek olması, “bu yapılabilir!” diyebilmek, onlara şiir yazmalarının çok değerli bir şey olduğunu direkt hissettirebilmek ve şiiri böyle güçlü bir baskı - dağıtım ağıyla buluşturma şansımızdı. Yoksa bir şiir dergisi çıkartmak delilikten başka bir şey değil.

Röportaj: Kaan Koç

Ne kadar yükseğe koyarsan hedefi o kadar yukarı sıçrıyorsun.

Diri Ozanlar'ın ikinci sayısındaki yazında şöyle diyorsun; "Her dergi batmak için yola çıkar." Ben bu cümleden birçok anlam çıkardım kendime göre, ne kadar doğru bilmiyorum ama aslında bu cümlenin içinde sisteme karşı bir manifesto da var gibi sanki, yanlış mıyım? Bir de tabii farkındalık var. Bu farkındalık, bir gün batacağız hissi, dergi üzerinde bir baskı mı oluşturuyor yoksa tam tersi son sayımıza kadar keyif alalım düşüncesi mi var?

Sadece şiir yayınlayan, üstelik nitelikli şiir yayınlayan bir dergiyseniz, daha önce hiç tam bir dergi tarzı olarak yapılmamış biçimde şiirlere özel illüstrasyonlar, sayfa tasarımları ile yapıyorsanız dergiyi, üstüne bir de 10.000 baskıyla en geniş dağıtım ağını kullanıyor ve şiirlere telif veriyorsanız, zaten bu derginin maddi olarak çıkması imkansızdır. Ama şu da var; ne kadar yükseğe koyarsan hedefi o kadar yukarı sıçrıyorsun. İlk sayı satışı 4.000’i geçti. Muhteşem bir rakam. O yüzden batar mı batmaz mı bilmem, belki maddi olarak batmayacak ama biz heyecanımızı kaybedeceğiz bir gün ya da başka bir şey olacak, yine kapanacak. Bu doğanın kuralı. Bunu bilerek yola çıkmak güzel olan. Öleceğiz ama bak burada sen soruyorsun ben ciddi ciddi yanıt veriyorum, evrenin sırrını açıklar gibi sanki. Keyif alıyorum, mutluyum, mutluyuz ekip olarak. Daha da olacağız.

Bir de Diri Ozanlar Derneği'nin sabit bir kadrosu var mı? Nasıl belirleniyor bu aşama? "Sizden Gelenler" gibi bir köşeniz var mı? Buradan genç şairlere belki bir yol göstermiş oluruz. Sen artık yaşlandığın için senin gibi genç şairlere demedim farkındaysan.

Bu soru çok geliyor. Derginin “kadrosu” yok. Dergi de hem bizim olmasını istediğimiz isimlerden şiir almamızla hem de dışarıdan bize gönderilen şiirlerle oluşturuluyor. Zaten bir şiir dergisi de böyle oluşur. Sizden Gelenler köşemiz falan yok o yüzden, öyle bir ayrıma ne gerek var? Hepsi onlardan gelen şiirler, öyle görülsün. Sabit tek bir kişi bile yok dergide. Ben de yer açmak için şiir koymamayı düşündüm ikinci sayıya.

Röportaj: Kaan Koç

Şair, özellikle rövaşata atar.

Biraz da futbol konuşalım Kaan. Sen futbol ile çok içli dışlısın, Fenerbahçelisin. Sana hiç "sanane kardeşim futboldan sen git şiirini yaz" diyenler olmuyor mu? Ülkedeki futbol ortamı hakkında bir şeyler söylemek ister misin?

Hürriyet’te köşe yazarlığı yapıyordum spor sayfalarında. Spor yazmaya ilk öyle başladım. Sonra başka gazeteler oldu, sonra OT’ta futbol, spor yazıları yazdım. Ama tabii maç anlatımı yapmadım hiçbir zaman. Fikret Mualla, Albert Camus, Cemal Süreya, Mehmet Fuat, Derrida vb... Bir sürü ismin futbolla kesişen muhteşem yollarını yazdım. Bu tür yazılara çok rastlanmıyor ülkede. Yani şimdi şöyle böyle yazmaya çalışıyorum demek zor, merak edenler okuyabilir. Şimdilerde Fitbol Dergi’de yazıyorum futbol yazılarımı. Hürriyet’te yazmaya başladığım günlerde “şair rövaşata atar mı lan?” diye biri bir blogda yazı yazmıştı. Ben de seneler sonra OT’ta cevap yazmıştım o yazıya. Atar. Özellikle rövaşata atar. Çünkü rövaşatanın psikolojik detaylarını inceleyince tam bana uygun bir şey. Oynadığım maçlarda da sık sık rövaşata atıyorum zaten. =)) Neyse, ben çok uzun yıllar Fenerbahçe tribünündeydim, futbolu hep çok sevdim, çok şey gördüm onda, bana çok öğretti... Çok uzun hikayelerim, borçlarım, sevdalarım var temelinde futbol yatan. Onları da yazıyorum zaten. Öte yandan, ülkedeki futbol ortamı plastik top gibi. Ne var ne yok. Patlasa belki yenisini, daha iyisini bulacağız ama patlamıyor da. Gandhi’ye “Batı Medeniyeti üzerine ne düşünüyorsunuz?” diye sorduklarında “İyi fikir” diye yanıt vermiş. O misal. Toplum kimyasıyla alakalı herhalde, futbol ortamımız tamamen bizi yansıtıyor...

Albert Camus'ye değinmeden olmuyor seninle konuşurken. Camus sana ne hissettiriyor? Hem sanatsal açıdan da hem de biliyorsun, o da futbolla içli dışlıydı, sporla olan ilginiz açısından?

Kederliyiz, acıyı duyuyoruz ama yazıyoruz, yazacağız. Çünkü yarın var.

Camus benim ilk hocam galiba. Hayata beni hazırlayan en büyük meşalelerimden biri. Onunla çok vakit geçirdim, çok konuştum onunla. Hâlâ da konuşurum. Daha doğrusu, artık konuşmaktan öte birlikte yaşarız. Onun geldiği, yaşadığı bir yeryüzünde olmak benim için mutluluk, başka nasıl anlatırım bilmiyorum. Onca umutsuz, üzüntülü bir adam ama aynı ölçüde o çetin yıllarda en büyük mücadeleleri vermiş, Combat gibi bir gazeteyi var etmiş, o kitapları yazmış bir adam. Bir yandan kapkara, öte yandan bembeyaz. Her sanatçının örnek alması gereken bir birliktelik bu. Kederliyiz, acıyı duyuyoruz ama yazıyoruz, yazacağız. Çünkü yarın var. Bizden de sonra bir yarın var. Camus’nün spor aşkı ise tarife gelmez. Uzun bir araştırma süreci ile bir yazı yazmıştım bu konuya dair. Türkçe’de neredeyse hiç adam akıllı kaynak yok Camus’nün futbol geçmişi ve sevdası üzerine. Epey tarama yaptıktan sonra buldum, yazdım Fitbol’un bir sayısında. Çok kederli ama çok inatçı, vazgeçmeyen bir adam. Futbolda da öyle. Düşünebiliyor musun, büyükannesi, babası öldükten sonra yanına yerleştikleri büyükannesi, çok zalim bir kadın. Annesinin okuma yazması yok, sağır bir kadın. Annesinin gözü önünde dövüyor sürekli. Sonra ayakkabılarını eskitmesin diye top oynamasını da yasaklamış. Dinlememiş Camus, oynamaya devam. Sonra ayakkabılarının altına çivi çakmış, koşarsa kayıp düşsün, koşamasın diye. Sonra da kaleye geçmeye başlıyor bu yüzden. Halbuki çok iyi topla, çalımları falan muhteşem. Öyle kaleci oluyor. Geçirdiği ağır rahatsızlık da yine bir futbol maçından ötürü. 2 söylenti var o dönemki maçlarda oynayan arkadaşlarının söylediği; kimisi bir maç günü yağan sağanak yağmurdan ötürü ciğerlerine zarar geldiğini söylüyor, diğerleri ise bir maçta göğsüne gelen ve onu yere seren çok sert bir şuttan ötürü diyor... Uzatmayayım, Nobel Ödülü’nü aldıktan bir iki gün sonra Parc de Princes’te maç izlemeye giden bir adam Camus. Röportaj yapılmış maçta kendisiyle, Youtube’da kaydı var o günün. Muhteşem. Mesela o “ahlaka dair ne biliyorsam futboldan öğrendim çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi” sözü de tam öyle değil. İki ayrı lafını zaman içinde alıp birleştirip tek bir cümleye dönüştürmüşler. Böyle bir sözü yok Camus’nün. Neyse, Camus kaleyi hiç terk etmedi. Camus hepimizin kalesini koruyor...

Kafese atılıp dövüştürülen mahluklar gibiyiz.

Ülkedeki tutuklu yazarlar hakkında söylemek istediğin, iletmek istediğin bir şey var mı?
Onlar suçsuzluğumuzun kanıtı ve bu yüzden içerideler. Silivri’de akademisyenlerin nöbetinde konuşmuştuk Aslı Erdoğan’la o gün. Dimdikti. Hâlâ dimdik. Necmiye Alpay hapiste. Düşünebiliyor musun? Bir ülkede böyle insanlar içeri atılıyor. Ve ben bu satırları yazarken utanıyorum onların yanında onlarla içeride olmadığım için. Ama bir yandan dışarıda kalmamız da gerekiyor. Böyle bir çıkmazın içindeyim. Onlar ne yüzünden tutuklandıysa, biz de bir değil, on değil, bin katı aynı şeyi savunacağız, bunun başka yolu yok. Bizi birbirimizden ayıran detay farklılıkları bir süre rafa kaldırıp birbirimize sıkı tutunacağız. Bu olmuyor, bunu başaramıyoruz. Yıllardır aynı. Bu zulme muhalif cephe her gün en az 10 sebepten bölünüyor, gün sonunda yatıyor uyuyor, ertesi gün yeni bir 10 sebepten tekrar birbirine giriyor. Kafese atılıp dövüştürülen mahluklar gibiyiz. Onlar içeride. Biz dışarıdayız. Bunu unutmamalıyız. Biz dışarıda olmanın konforuyla birbirimize girersek, bir gün onlar içeriden çıkınca suratlarına bakacak halimiz kalmaz. İçim acıyor.

Sana göre muhakkak okunması gereken 3 kitap, muhakkak dinlenmesi gereken 3 şarkı nedir?

Bu liste işini becermekte çok zorlanırım hep çünkü vefa borcum olan çok kitap, film, tablo ve şarkı var. Ama en azından şu sıra okuyor olduğum kitaplar ve sık dinlediğim şarkılardan birkaç tane sayayım.

Bu ara okuyor olduğum kitaplar: Henry Miller - Marousi’nin Devi, Jean Genet - Hırsızın Günlüğü ve Roland Barthes - Bir Aşk Söyleminden Parçalar.

Hep dinlediğim şarkılardan bazıları ise: Tim Buckley - Phantasmagoria In Two, Queen - Bohemian Rhapsody, Arvo Part - Für Alina, Tim Hardin - Black Sheep Boy.

Ne olacak bu Fener'in hali ?

Bizi üzdüler.

Bizi çok üzüyorlar.

Bizi bir süre daha üzecekler...


Kaan çok konuştuk be. Sen şu sudan biraz yudumla, ben de yavaştan kaçayım. Öperim seni. Yeni kitap projen var mı bilmiyorum ama çok ara vermeni istemeyen bir milyon kişi bulabilirim isimli bir grup kurmuşlar Facebook'ta haberin olsun. Hadi çav bella canım arkadaşım! Ha bir de unutmadan, Biraz Konuşmasak kitabındaki "Yönerge" şiirinden dolayı Tanrı seni sonsuz defa cennete almalı.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.