Rapaic ve Kazanılan Umutlar Üzerine

Emre Aydın 17.05.2016

“Ben yalnızca yürürken düşünebilirim. Durduğumda düşüncelerim de durur; benim kafam bacaklarımla hareket eder.” - Jean-Jacques Rousseau / İtiraflar

İşten çıkarılmamın hemen ertesi günüydü. Alarmı olanca hızıyla kapatıp “Şimdi ne olacak?” sorusunu sorduktan yaklaşık 5 saniye sonra uyuyakalmış olmalıyım ki, o muhteşem rüyayı görmeye başladım. Gaipten bir Melih Gümüşbıçak sesi geliyor; "bir çalım, iki çalım…" diye diye tam anlamıyla sisli rüya ortamımı inletiyordu.

Dibi gördüğünüz bir anda beklediğiniz veya ihtiyacınız olan işaret, ertesi sabah geliyorsa şanslısınız demektir. Yeni bir iş veya yeni bir fırsat bulduğum için yazmıyorum bu satırları. Sadece toprağa bir umut ekmeye ihtiyacım olduğunun farkına vardım ve hemen yola koyuldum. Son söyleyeceğimi hemen söylüyorum sevgili okuyucu: "Eğer bir sabah, ki bu genellikle sebepsiz bir şekilde olur; 'rap, rap, Rapaic' diye inceden söylenerek uyanıyorsanız, önünüzde geriden gelip kazanacağınız bir şampiyonluk maçı muhakkak vardır.”

Takıldığım bazı tarihler var. Unutamadığım değil ama, kesinlikle yanlış olmasın; takıldığım.

Kafamda birkaç takvim takip ediyorum, bazen gerçekten çok yorucu olabiliyor. Bir tarihi unutamamak ile bir takvim yaprağında takılı kalmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Eğer yaşamınız her şeye rağmen devam ediyor ama bazen de arkaya dönüp bir günü ve zamanı hatırlıyorsanız, bu, unutamadığınız bir tarihe örnektir. Takılı kalmak ise bambaşka bir şeyi ifade eder. Hayat yavaşlar, yavaşlar… Ve durur. Çocukluğunuz sabit kalır. İlk büyüdüğünüz an sabit kalır. İlk düştüğünüz, ilk aşık olduğunuz, ilk kıskançlık yaptığınız ve gururlandığınız ilk an hep sabit kalır.

Kafamda takılı kalan tarihlerin bir tanesinden bahsetmek istiyorum size; 21 Nisan 2001.
Fenerbahçeli olmamın bilmem kaçıncı senesi. Tuhafiyeci Davut bir krampon hediye etmişti Fenerbahçeli olmam için, hiç unutmam. Etti etmesine ama “Şampiyonluk yok be Davut abi, kıskanıyorum Galatasaraylı arkadaşlarımı, ben Galatasaraylı olacağım…” ayakları yaparak bir de forma koparıyorum 2000-2001 sezonunun başlangıcında Tuhafiyeci Davut’tan. Hayattan tek beklentimin bir an önce okul saatinin bitip arsada maç saatinin başlamasını beklediğim yıllardı. Ne gam, ne tasa... Üstüne üstlük bir de Mustafa Denizli gelmişti takımın başına. Babama ve Tuhafiyeci Davut’a göre kesin şampiyonduk. Rapaic vardı bi’ de…

Takvimimin yaprağı 21 Nisan 2001’i gösterdiği gün, Fenerbahçe kendi evinde Gaziantep’i ağırlıyor. Antep o sene inanılmaz. Ligde 3. durumdalar. Şampiyonluğa oynuyorlar desek yeri…

Maç başlıyor. 14 maçtır kendi evinde hiç maç kaybetmeyen Fenerbahçe’ye güven tam olduğu için arsadaki maçı bırakıp gelemiyorum eve. Çünkü o sıralar arsada attığım gol, Fener’in golünden çok daha mühim. Maçın bitmesi ile eve koşmam; eve koşmam ile televizyona bakmam; televizyona bakmam ile maçın skorunu görmem arasında yaşadığım duygu değişimlerini umuyorum ki ölene kadar bir daha yaşamam. Ama gerçek şuydu: Maçın 56. dakikası ve Fenerbahçe 3-0 geride…

Hayatımda kendimi o ana kadar o denli güçsüz, mutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Küçük bir çocuktum ve üzülmenin ne demek olduğunu pek bilmiyordum. Geldiğim bu yaşa kadar, yani 2016 yılı itibari ile, o kadar çok gol yedim ve o kadar çok '21 Nisan 2001 tarihinde oynanan maçın 56. dakikası gibi' hissettim ki, takılı kalmamın sebebi bundan. Lakin hepimizin bildiği gibi maç 90 dakika.

Mustafa Denizli, Ali Güneş’i çıkartıp Rapaic’i oyuna almıştı. Rapaic genelde ortada yürür ve genelde 'bu ay faturaları kim ödeyecek?' tavırları ile 'bir sigara olsa da içsek' diye düşünüp dururdu. Zaten sigara içtiğini bilmeyen de yoktu. Rapaic önce yürürdü, oyunu iyi okur, görevini yapar ve sahneden çekilirdi. Ama o gün oyuna girdikten sonra Rapaic yürümedi, bütün ipleri eline aldı, koştukça koştu. Önce Revivo’nun golü ile 3-1 olan durum, Rapaic’in golü ile 3-2’ye gelmişti. Rapaic’in sol kanattan ortasına yükselen Uche’nin kafası, durumu 3-3’e getirirken deliye dönmüştüm. Maçın spikeri sürekli Rapaic diyordu. Her yerde Rapaic vardı. Sevgili Kaan Koç’un demesi gibi: “Herkes uzaktaydı, Rapaic yakında.”

Kardeşimin doğumundan sonra belki de ilk defa bu kadar yakından tarihe tanıklık ediyordum. Sanki ektiğim tohumlar filizlenmiş, hasatını bekliyordu. Rapaic topla orta sahada buluştu ve daha sonra spiker aklımdan hiç çıkmayan şu cümleleri ardı ardına sıraladı: “Rapaic, Rapaic… Birer birer sıyrıldı rakiplerinden. Rapaic geçecek mi? Rapaic, aşırtma bir vuruş ve goool! Rapaic atıyor 4 oluyor. Rapaic atıyor 4 oluyor. Karşılaşmada 81. dakika ve Fenerbahçe 3-0’lık yenilgiden 4-3’lük galibiyete yükseliyor.”

Yıllardan 2016’ya geldiğimizde, bundan 9 ay önce atıldığım yolun ilk yarısını 3-0 yenilgi ile kapatmış biri olarak kafamı yastığa koyduğum ilk anda 21 Nisan 2001 tarihindeki çocuk gibi umut dolmayı bekliyorum şimdi. Rapaic’i oyuna alıyorum. Zira Rapaic, toprağa umut ekmek ile eşdeğerdir.

Ve işten kovulmamın hemen ertesi günü, derinlerden bir ses geliyor:

“Rap, rap… Rapaic!”

Emre Aydın


İşten çıkarılmamın hemen ertesi günüydü. Alarmı olanca hızıyla kapatıp “Şimdi ne olacak?” sorusunu sorduktan yaklaşık 5 saniye sonra uyuyakalmış olmalıyım ki, o muhteşem rüyayı görmeye başladım. Gaipten bir Melih Gümüşbıçak sesi geliyor; "bir çalım, iki çalım…" diye diye tam anlamıyla sisli rüya ortamımı inletiyordu.

Dibi gördüğünüz bir anda beklediğiniz veya ihtiyacınız olan işaret, ertesi sabah geliyorsa şanslısınız demektir. Yeni bir iş veya yeni bir fırsat bulduğum için yazmıyorum bu satırları. Sadece toprağa bir umut ekmeye ihtiyacım olduğunun farkına vardım ve hemen yola koyuldum. Son söyleyeceğimi hemen söylüyorum sevgili okuyucu: "Eğer bir sabah, ki bu genellikle sebepsiz bir şekilde olur; 'rap, rap, Rapaic' diye inceden söylenerek uyanıyorsanız, önünüzde geriden gelip kazanacağınız bir şampiyonluk maçı muhakkak vardır.”

Takıldığım bazı tarihler var. Unutamadığım değil ama, kesinlikle yanlış olmasın; takıldığım.

Kafamda birkaç takvim takip ediyorum, bazen gerçekten çok yorucu olabiliyor. Bir tarihi unutamamak ile bir takvim yaprağında takılı kalmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Eğer yaşamınız her şeye rağmen devam ediyor ama bazen de arkaya dönüp bir günü ve zamanı hatırlıyorsanız, bu, unutamadığınız bir tarihe örnektir. Takılı kalmak ise bambaşka bir şeyi ifade eder. Hayat yavaşlar, yavaşlar… Ve durur. Çocukluğunuz sabit kalır. İlk büyüdüğünüz an sabit kalır. İlk düştüğünüz, ilk aşık olduğunuz, ilk kıskançlık yaptığınız ve gururlandığınız ilk an hep sabit kalır.

Kafamda takılı kalan tarihlerin bir tanesinden bahsetmek istiyorum size; 21 Nisan 2001.
Fenerbahçeli olmamın bilmem kaçıncı senesi. Tuhafiyeci Davut bir krampon hediye etmişti Fenerbahçeli olmam için, hiç unutmam. Etti etmesine ama “Şampiyonluk yok be Davut abi, kıskanıyorum Galatasaraylı arkadaşlarımı, ben Galatasaraylı olacağım…” ayakları yaparak bir de forma koparıyorum 2000-2001 sezonunun başlangıcında Tuhafiyeci Davut’tan. Hayattan tek beklentimin bir an önce okul saatinin bitip arsada maç saatinin başlamasını beklediğim yıllardı. Ne gam, ne tasa... Üstüne üstlük bir de Mustafa Denizli gelmişti takımın başına. Babama ve Tuhafiyeci Davut’a göre kesin şampiyonduk. Rapaic vardı bi’ de…

Takvimimin yaprağı 21 Nisan 2001’i gösterdiği gün, Fenerbahçe kendi evinde Gaziantep’i ağırlıyor. Antep o sene inanılmaz. Ligde 3. durumdalar. Şampiyonluğa oynuyorlar desek yeri…

Maç başlıyor. 14 maçtır kendi evinde hiç maç kaybetmeyen Fenerbahçe’ye güven tam olduğu için arsadaki maçı bırakıp gelemiyorum eve. Çünkü o sıralar arsada attığım gol, Fener’in golünden çok daha mühim. Maçın bitmesi ile eve koşmam; eve koşmam ile televizyona bakmam; televizyona bakmam ile maçın skorunu görmem arasında yaşadığım duygu değişimlerini umuyorum ki ölene kadar bir daha yaşamam. Ama gerçek şuydu: Maçın 56. dakikası ve Fenerbahçe 3-0 geride…

Hayatımda kendimi o ana kadar o denli güçsüz, mutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Küçük bir çocuktum ve üzülmenin ne demek olduğunu pek bilmiyordum. Geldiğim bu yaşa kadar, yani 2016 yılı itibari ile, o kadar çok gol yedim ve o kadar çok '21 Nisan 2001 tarihinde oynanan maçın 56. dakikası gibi' hissettim ki, takılı kalmamın sebebi bundan. Lakin hepimizin bildiği gibi maç 90 dakika.

Mustafa Denizli, Ali Güneş’i çıkartıp Rapaic’i oyuna almıştı. Rapaic genelde ortada yürür ve genelde 'bu ay faturaları kim ödeyecek?' tavırları ile 'bir sigara olsa da içsek' diye düşünüp dururdu. Zaten sigara içtiğini bilmeyen de yoktu. Rapaic önce yürürdü, oyunu iyi okur, görevini yapar ve sahneden çekilirdi. Ama o gün oyuna girdikten sonra Rapaic yürümedi, bütün ipleri eline aldı, koştukça koştu. Önce Revivo’nun golü ile 3-1 olan durum, Rapaic’in golü ile 3-2’ye gelmişti. Rapaic’in sol kanattan ortasına yükselen Uche’nin kafası, durumu 3-3’e getirirken deliye dönmüştüm. Maçın spikeri sürekli Rapaic diyordu. Her yerde Rapaic vardı. Sevgili Kaan Koç’un demesi gibi: “Herkes uzaktaydı, Rapaic yakında.”

Kardeşimin doğumundan sonra belki de ilk defa bu kadar yakından tarihe tanıklık ediyordum. Sanki ektiğim tohumlar filizlenmiş, hasatını bekliyordu. Rapaic topla orta sahada buluştu ve daha sonra spiker aklımdan hiç çıkmayan şu cümleleri ardı ardına sıraladı: “Rapaic, Rapaic… Birer birer sıyrıldı rakiplerinden. Rapaic geçecek mi? Rapaic, aşırtma bir vuruş ve goool! Rapaic atıyor 4 oluyor. Rapaic atıyor 4 oluyor. Karşılaşmada 81. dakika ve Fenerbahçe 3-0’lık yenilgiden 4-3’lük galibiyete yükseliyor.”

Yıllardan 2016’ya geldiğimizde, bundan 9 ay önce atıldığım yolun ilk yarısını 3-0 yenilgi ile kapatmış biri olarak kafamı yastığa koyduğum ilk anda 21 Nisan 2001 tarihindeki çocuk gibi umut dolmayı bekliyorum şimdi. Rapaic’i oyuna alıyorum. Zira Rapaic, toprağa umut ekmek ile eşdeğerdir.

Ve işten kovulmamın hemen ertesi günü, derinlerden bir ses geliyor:

“Rap, rap… Rapaic!”

Emre Aydın


İşten çıkarılmamın hemen ertesi günüydü. Alarmı olanca hızıyla kapatıp “Şimdi ne olacak?” sorusunu sorduktan yaklaşık 5 saniye sonra uyuyakalmış olmalıyım ki, o muhteşem rüyayı görmeye başladım. Gaipten bir Melih Gümüşbıçak sesi geliyor; "bir çalım, iki çalım…" diye diye tam anlamıyla sisli rüya ortamımı inletiyordu.

Dibi gördüğünüz bir anda beklediğiniz veya ihtiyacınız olan işaret, ertesi sabah geliyorsa şanslısınız demektir. Yeni bir iş veya yeni bir fırsat bulduğum için yazmıyorum bu satırları. Sadece toprağa bir umut ekmeye ihtiyacım olduğunun farkına vardım ve hemen yola koyuldum. Son söyleyeceğimi hemen söylüyorum sevgili okuyucu: "Eğer bir sabah, ki bu genellikle sebepsiz bir şekilde olur; 'rap, rap, Rapaic' diye inceden söylenerek uyanıyorsanız, önünüzde geriden gelip kazanacağınız bir şampiyonluk maçı muhakkak vardır.”

Takıldığım bazı tarihler var. Unutamadığım değil ama, kesinlikle yanlış olmasın; takıldığım.

Kafamda birkaç takvim takip ediyorum, bazen gerçekten çok yorucu olabiliyor. Bir tarihi unutamamak ile bir takvim yaprağında takılı kalmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Eğer yaşamınız her şeye rağmen devam ediyor ama bazen de arkaya dönüp bir günü ve zamanı hatırlıyorsanız, bu, unutamadığınız bir tarihe örnektir. Takılı kalmak ise bambaşka bir şeyi ifade eder. Hayat yavaşlar, yavaşlar… Ve durur. Çocukluğunuz sabit kalır. İlk büyüdüğünüz an sabit kalır. İlk düştüğünüz, ilk aşık olduğunuz, ilk kıskançlık yaptığınız ve gururlandığınız ilk an hep sabit kalır.

Kafamda takılı kalan tarihlerin bir tanesinden bahsetmek istiyorum size; 21 Nisan 2001.
Fenerbahçeli olmamın bilmem kaçıncı senesi. Tuhafiyeci Davut bir krampon hediye etmişti Fenerbahçeli olmam için, hiç unutmam. Etti etmesine ama “Şampiyonluk yok be Davut abi, kıskanıyorum Galatasaraylı arkadaşlarımı, ben Galatasaraylı olacağım…” ayakları yaparak bir de forma koparıyorum 2000-2001 sezonunun başlangıcında Tuhafiyeci Davut’tan. Hayattan tek beklentimin bir an önce okul saatinin bitip arsada maç saatinin başlamasını beklediğim yıllardı. Ne gam, ne tasa... Üstüne üstlük bir de Mustafa Denizli gelmişti takımın başına. Babama ve Tuhafiyeci Davut’a göre kesin şampiyonduk. Rapaic vardı bi’ de…

Takvimimin yaprağı 21 Nisan 2001’i gösterdiği gün, Fenerbahçe kendi evinde Gaziantep’i ağırlıyor. Antep o sene inanılmaz. Ligde 3. durumdalar. Şampiyonluğa oynuyorlar desek yeri…

Maç başlıyor. 14 maçtır kendi evinde hiç maç kaybetmeyen Fenerbahçe’ye güven tam olduğu için arsadaki maçı bırakıp gelemiyorum eve. Çünkü o sıralar arsada attığım gol, Fener’in golünden çok daha mühim. Maçın bitmesi ile eve koşmam; eve koşmam ile televizyona bakmam; televizyona bakmam ile maçın skorunu görmem arasında yaşadığım duygu değişimlerini umuyorum ki ölene kadar bir daha yaşamam. Ama gerçek şuydu: Maçın 56. dakikası ve Fenerbahçe 3-0 geride…

Hayatımda kendimi o ana kadar o denli güçsüz, mutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Küçük bir çocuktum ve üzülmenin ne demek olduğunu pek bilmiyordum. Geldiğim bu yaşa kadar, yani 2016 yılı itibari ile, o kadar çok gol yedim ve o kadar çok '21 Nisan 2001 tarihinde oynanan maçın 56. dakikası gibi' hissettim ki, takılı kalmamın sebebi bundan. Lakin hepimizin bildiği gibi maç 90 dakika.

Mustafa Denizli, Ali Güneş’i çıkartıp Rapaic’i oyuna almıştı. Rapaic genelde ortada yürür ve genelde 'bu ay faturaları kim ödeyecek?' tavırları ile 'bir sigara olsa da içsek' diye düşünüp dururdu. Zaten sigara içtiğini bilmeyen de yoktu. Rapaic önce yürürdü, oyunu iyi okur, görevini yapar ve sahneden çekilirdi. Ama o gün oyuna girdikten sonra Rapaic yürümedi, bütün ipleri eline aldı, koştukça koştu. Önce Revivo’nun golü ile 3-1 olan durum, Rapaic’in golü ile 3-2’ye gelmişti. Rapaic’in sol kanattan ortasına yükselen Uche’nin kafası, durumu 3-3’e getirirken deliye dönmüştüm. Maçın spikeri sürekli Rapaic diyordu. Her yerde Rapaic vardı. Sevgili Kaan Koç’un demesi gibi: “Herkes uzaktaydı, Rapaic yakında.”

Kardeşimin doğumundan sonra belki de ilk defa bu kadar yakından tarihe tanıklık ediyordum. Sanki ektiğim tohumlar filizlenmiş, hasatını bekliyordu. Rapaic topla orta sahada buluştu ve daha sonra spiker aklımdan hiç çıkmayan şu cümleleri ardı ardına sıraladı: “Rapaic, Rapaic… Birer birer sıyrıldı rakiplerinden. Rapaic geçecek mi? Rapaic, aşırtma bir vuruş ve goool! Rapaic atıyor 4 oluyor. Rapaic atıyor 4 oluyor. Karşılaşmada 81. dakika ve Fenerbahçe 3-0’lık yenilgiden 4-3’lük galibiyete yükseliyor.”

Yıllardan 2016’ya geldiğimizde, bundan 9 ay önce atıldığım yolun ilk yarısını 3-0 yenilgi ile kapatmış biri olarak kafamı yastığa koyduğum ilk anda 21 Nisan 2001 tarihindeki çocuk gibi umut dolmayı bekliyorum şimdi. Rapaic’i oyuna alıyorum. Zira Rapaic, toprağa umut ekmek ile eşdeğerdir.

Ve işten kovulmamın hemen ertesi günü, derinlerden bir ses geliyor:

“Rap, rap… Rapaic!”

Emre Aydın


İşten çıkarılmamın hemen ertesi günüydü. Alarmı olanca hızıyla kapatıp “Şimdi ne olacak?” sorusunu sorduktan yaklaşık 5 saniye sonra uyuyakalmış olmalıyım ki, o muhteşem rüyayı görmeye başladım. Gaipten bir Melih Gümüşbıçak sesi geliyor; "bir çalım, iki çalım…" diye diye tam anlamıyla sisli rüya ortamımı inletiyordu.

Dibi gördüğünüz bir anda beklediğiniz veya ihtiyacınız olan işaret, ertesi sabah geliyorsa şanslısınız demektir. Yeni bir iş veya yeni bir fırsat bulduğum için yazmıyorum bu satırları. Sadece toprağa bir umut ekmeye ihtiyacım olduğunun farkına vardım ve hemen yola koyuldum. Son söyleyeceğimi hemen söylüyorum sevgili okuyucu: "Eğer bir sabah, ki bu genellikle sebepsiz bir şekilde olur; 'rap, rap, Rapaic' diye inceden söylenerek uyanıyorsanız, önünüzde geriden gelip kazanacağınız bir şampiyonluk maçı muhakkak vardır.”

Takıldığım bazı tarihler var. Unutamadığım değil ama, kesinlikle yanlış olmasın; takıldığım.

Kafamda birkaç takvim takip ediyorum, bazen gerçekten çok yorucu olabiliyor. Bir tarihi unutamamak ile bir takvim yaprağında takılı kalmak arasında çok ince bir çizgi vardır. Eğer yaşamınız her şeye rağmen devam ediyor ama bazen de arkaya dönüp bir günü ve zamanı hatırlıyorsanız, bu, unutamadığınız bir tarihe örnektir. Takılı kalmak ise bambaşka bir şeyi ifade eder. Hayat yavaşlar, yavaşlar… Ve durur. Çocukluğunuz sabit kalır. İlk büyüdüğünüz an sabit kalır. İlk düştüğünüz, ilk aşık olduğunuz, ilk kıskançlık yaptığınız ve gururlandığınız ilk an hep sabit kalır.

Kafamda takılı kalan tarihlerin bir tanesinden bahsetmek istiyorum size; 21 Nisan 2001.
Fenerbahçeli olmamın bilmem kaçıncı senesi. Tuhafiyeci Davut bir krampon hediye etmişti Fenerbahçeli olmam için, hiç unutmam. Etti etmesine ama “Şampiyonluk yok be Davut abi, kıskanıyorum Galatasaraylı arkadaşlarımı, ben Galatasaraylı olacağım…” ayakları yaparak bir de forma koparıyorum 2000-2001 sezonunun başlangıcında Tuhafiyeci Davut’tan. Hayattan tek beklentimin bir an önce okul saatinin bitip arsada maç saatinin başlamasını beklediğim yıllardı. Ne gam, ne tasa... Üstüne üstlük bir de Mustafa Denizli gelmişti takımın başına. Babama ve Tuhafiyeci Davut’a göre kesin şampiyonduk. Rapaic vardı bi’ de…

Takvimimin yaprağı 21 Nisan 2001’i gösterdiği gün, Fenerbahçe kendi evinde Gaziantep’i ağırlıyor. Antep o sene inanılmaz. Ligde 3. durumdalar. Şampiyonluğa oynuyorlar desek yeri…

Maç başlıyor. 14 maçtır kendi evinde hiç maç kaybetmeyen Fenerbahçe’ye güven tam olduğu için arsadaki maçı bırakıp gelemiyorum eve. Çünkü o sıralar arsada attığım gol, Fener’in golünden çok daha mühim. Maçın bitmesi ile eve koşmam; eve koşmam ile televizyona bakmam; televizyona bakmam ile maçın skorunu görmem arasında yaşadığım duygu değişimlerini umuyorum ki ölene kadar bir daha yaşamam. Ama gerçek şuydu: Maçın 56. dakikası ve Fenerbahçe 3-0 geride…

Hayatımda kendimi o ana kadar o denli güçsüz, mutsuz ve çaresiz hissetmemiştim. Küçük bir çocuktum ve üzülmenin ne demek olduğunu pek bilmiyordum. Geldiğim bu yaşa kadar, yani 2016 yılı itibari ile, o kadar çok gol yedim ve o kadar çok '21 Nisan 2001 tarihinde oynanan maçın 56. dakikası gibi' hissettim ki, takılı kalmamın sebebi bundan. Lakin hepimizin bildiği gibi maç 90 dakika.

Mustafa Denizli, Ali Güneş’i çıkartıp Rapaic’i oyuna almıştı. Rapaic genelde ortada yürür ve genelde 'bu ay faturaları kim ödeyecek?' tavırları ile 'bir sigara olsa da içsek' diye düşünüp dururdu. Zaten sigara içtiğini bilmeyen de yoktu. Rapaic önce yürürdü, oyunu iyi okur, görevini yapar ve sahneden çekilirdi. Ama o gün oyuna girdikten sonra Rapaic yürümedi, bütün ipleri eline aldı, koştukça koştu. Önce Revivo’nun golü ile 3-1 olan durum, Rapaic’in golü ile 3-2’ye gelmişti. Rapaic’in sol kanattan ortasına yükselen Uche’nin kafası, durumu 3-3’e getirirken deliye dönmüştüm. Maçın spikeri sürekli Rapaic diyordu. Her yerde Rapaic vardı. Sevgili Kaan Koç’un demesi gibi: “Herkes uzaktaydı, Rapaic yakında.”

Kardeşimin doğumundan sonra belki de ilk defa bu kadar yakından tarihe tanıklık ediyordum. Sanki ektiğim tohumlar filizlenmiş, hasatını bekliyordu. Rapaic topla orta sahada buluştu ve daha sonra spiker aklımdan hiç çıkmayan şu cümleleri ardı ardına sıraladı: “Rapaic, Rapaic… Birer birer sıyrıldı rakiplerinden. Rapaic geçecek mi? Rapaic, aşırtma bir vuruş ve goool! Rapaic atıyor 4 oluyor. Rapaic atıyor 4 oluyor. Karşılaşmada 81. dakika ve Fenerbahçe 3-0’lık yenilgiden 4-3’lük galibiyete yükseliyor.”

Yıllardan 2016’ya geldiğimizde, bundan 9 ay önce atıldığım yolun ilk yarısını 3-0 yenilgi ile kapatmış biri olarak kafamı yastığa koyduğum ilk anda 21 Nisan 2001 tarihindeki çocuk gibi umut dolmayı bekliyorum şimdi. Rapaic’i oyuna alıyorum. Zira Rapaic, toprağa umut ekmek ile eşdeğerdir.

Ve işten kovulmamın hemen ertesi günü, derinlerden bir ses geliyor:

“Rap, rap… Rapaic!”

Emre Aydın


BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.