Plajlardan Kupaya Uzanan Yol: Danimarka'nın Çılgın Masalı

Ertuğ Alagöz 07.06.2016

Çoktan tatillerine başlamış olan Danimarka Milli Takımı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla apar topar Euro 92'ye dahil edilir ve olaylar gelişir...

Sene 1992...

Avrupa'nın doğusu çok vahim bir iç savaşın tam ortasında. Avrupa'nın en önde gelen spor ülkelerinden biri olan Yugoslavya'da yıllarca birlikte yaşayan Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar artık birbirlerine belki de hiç olmadıkları kadar düşmanlar. Bir yandan da Avrupa'da Euro 92'ye sayılı günler kalmış durumda. Elemeleri geçen 8 takım ise çoktan belli: Ev sahibi İsveç'in yanı sıra İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya, Bağımsız Devletler Topluluğu (yani eski Sovyetler Birliği) ve Yugoslavya. Ancak turnuvaya sadece ve sadece 11 gün kala Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı neticesinde Yugoslavya, ülkesindeki karışıklıklar nedeniyle turnuvadan men edilirken, yerine de çoktan tatillerine başlamış Danimarka Milli Takımı, apar topar turnuvaya dahil edildi.

Tabii kimse bu değişikliğin turnuvada önemli bir fark yaratacağının farkında bile değildi. Hatta belki daha başarılı olabilecek bir Yugoslavya'nın yerine, turnuvaya hazırlanma fırsatı bile bulamamış Danimarka dahil edilmişti. Buna karşın Danimarka hazırlıklı olsa bile turnuvanın son şampiyonu Hollanda veya son dünya şampiyonu Almanya'ya karşı pek de fazla şansa sahip değildi. Ayrıca ondan da önce gruplarında aşmaları gereken İngiltere, Fransa gibi devler ve ev sahibi İsveç vardı. Sonuç olarak çoğu kimse Danimarka'nın turnuvaya sadece toplam takım sayısını tamamlamak yani figüranlık yapması amacıyla dahil edildiğini düşünüyordu. Büyük ihtimalle de gruplarını sonuncu tamamlayıp sessiz sedasız turnuvaya veda edeceklerdi. Üstelik bütün bunların yanında Danimarka, Michael Laudrup gibi bir ofansif orta saha oyuncusundan da yoksun bir şekilde turnuvaya katılacaktı. Kısacası bütün göstergeler, sonucun "malum" olduğunu gösteriyordu.

Ancak işler çok farklı gelişecekti.

Danimarka ilk maçında İngiltere'yle golsüz berabere kalırken, sonraki maçta ev sahibi İsveç'e 1-0 mağlup oldu. Artık geriye tek bir maç kalmıştı ve Danimarka bu maçı kazanmak zorundaydı. Beraberliğin bile Fransa'ya yaradığı maçta Danimarka, Larsen ve Elstrup'un golleriyle Platini'nin teknik direktörlüğünü yaptığı Fransa'yı saf dışı bıraktı ve 8 takımlı turnuvada Hollanda'nın karşısında yarı finale yükseldi.

Dev takımlar Fransa ve İngiltere ise daha grup aşamasında turnuvaya veda etmişti.

Herkes için Danimarka'nın artık görevini yaptığı ve Hollanda'nın karşısında tutunamayacakları kesin gibiydi. Buna karşın durum hiç de öyle olmadı. Danimarka'nın iki kez öne geçtiği maçta Hollanda, 86. dakikada Rijkaard'la beraberliği zar zor kurtardı ve uzatmaların da sonucunda maç penaltılara kaldı. İşte şimdi ibre Danimarka'nın yanındaydı. Zira kalelerinde o dönem dünyanın en iyi kalecisi olan Peter Schmeichel vardı. Nitekim Schmeichel Van Basten'in penaltısını kurtardı ve Danimarka'ya Avrupa Şampiyonası finalinin kapısını açtı.

(Schmeichel'ın Van Basten'in penaltısını kurtardığı an.)

Finaldeki rakip ise Almanya'ydı.

Herkesin aklına pek tabii Euro 80 geliyordu. O turnuvada da kimsenin beklemediği bir takım olan Belçika finale kadar yükselmiş, finalde ise Batı Almanya'ya 2-1 mağlup olup turnuvayı 2. sırada tamamlamıştı. Bu turnuvada da yine aynı şekilde beklenmedik bir takım final oynuyor, rakibi ise Almanya oluyordu. Pek çok kişi Danimarka'nın bundan daha ötesini yapamayacağını ve Almanya'nın fazla güçlü bir rakip olduğunu düşünüyordu. Maç başladığında hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Danimarka 19. dakikada Jensen'in attığı harika golle 1-0 öne geçti. Sonrasında sahne sırası Schmeichel'daydı. Maç boyu Almanya'nın yakaladığı gol pozisyonlarında kalesini gole kapatan Schmeichel, hem Almanya'ya umutlanma fırsatı vermedi hem de psikolojik üstünlüğün Danimarka'da kalmasını sağladı.

En sonunda da 79. dakikada Vilfort'un attığı golle Danimarka kupaya hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Maç bittiğinde kuşkusuz izleyen herkes bir tarihe tanıklık ettiklerinin farkındaydı. Danimarka sadece 11 gün kala dahil edildiği turnuvada İngiltere, Fransa, Hollanda ve son olarak Almanya gibi devleri geride bırakıp Avrupa Şampiyonu olmuştu. Üstelik bir de en iyi hücum oyuncularından yoksun oldukları halde.

Bu muazzam bir başarıydı.

Peki bu başarının arkasında ne vardı? Hiçbir hazırlığı olmayan ve elemeleri bile geçememiş Danimarka, nasıl olmuştu da Avrupa Şampiyonası'nı bu kadar favorinin arasında kazanmayı başarmıştı?

Finalde atılan 2. golün sahibi Vilfort, çok sonraları yaptığı açıklamalarda bunlara büyük ölçüde cevap veriyor. Vilfort, "Bazıları bizi dahil edeceklerine (Yugoslavya'nın durumundan dolayı) ihtimal vermiyordu. Ancak aramızda bunun gerçekleşebileceğine dair bazı konuşmalar geçmişti. Sonrasında da katılacağımız kesinleşti. Hayır dememiz ise mümkün değildi, zira hayır dersek UEFA ile Danimarka Futbol Federasyonu'nun ilişkileri zedelenebilirdi" ifadelerini kullanarak katılma sürecinde neler yaşandığını özetliyordu.

Peki ya başarının sırrı neydi? Vilfort'un buna da cevabı vardı. "İyi bir takımımız vardı. Zaten elemelerde Yugoslavya'yı mağlup etmeyi de başarmıştık. (Diğer maçta da Yugoslavya galip gelmişti.) Başarısız olmamız gibi bir durum söz konusu olamazdı, zaten bizden hiçbir beklenti yoktu. Eğer çıkıp 3 maçta da 5-0 mağlup olup grup sonuncusu olarak turnuvaya veda etseydik bile fark etmezdi. En son oynanan Fransa maçına ise tamamen rahat bir şekilde çıktık. Hepimiz o maçın sonunda eve döneceğimizi düşünüyorduk." (Sonuç 2-1'lik Danimarka galibiyeti ve yarı final.)

(Vilfort kupayı getiren golü atmadan saliseler önce...)

Ancak Vilfort bu durumu sadece psikolojik nedenlerle açıklamakla da yetinmiyor. Başarının altında yatan bir başka durumu da gün yüzüne çıkarıyor. Vilfort, "Oyuncularımızdan 10 tanesi Brondby'de ya oynuyordu, ya da daha önce oynamıştı. Ayrıca söz konusu Brondby takımı turnuvadan bir yıl önce UEFA Kupası'nda yarı final oynamıştı. (Tek golle Roma'ya elenip final şansını kaybetmişlerdi.) Bu bir Danimarka takımı için çok önemli bir başarıydı. Birkaç oyuncu da daha öncesinde U-21 takımında ve 1988 Seul Olimpiyatları'na katılma başarısı gösteren olimpik takımda oynamıştı."

Vilfort ayrıca takım olmanın önemine de vurgu yaparak sözlerini şöyle sonlandırıyor: "Fantastik bir takım ruhuna sahiptik. Takım gerçekten kazanmak istedi ve en yüksek seviyede olduğunuzda bu çok iyi bir şey. Finalde Almanya'ya karşı baskı altında kaldığımızda bize yardım eden şey bu ruhtu. Biz en iyi oyunculara sahip değildik, ancak kesinlikle en iyi takıma sahiptik."

Gerçekten de Danimarka, kazandığı başarıyla, peri masallarının günümüzde bile var olabileceğini gösterirken, aynı zamanda takım olmanın ne kadar da büyük önem taşıdığını gözler önüne seriyordu. Katılma süreçleri, grup aşaması, yarı final ve final gibi 4 farklı aşaması da birbirinden ilginç olan Danimarka'nın bu başarısı, belki de futbol var oldukça anlatılmaya ve bu hikayeyi ilk kez dinleyen herkes için şaşırtıcıdan da öte olmaya devam edecek.


Ertuğ Alagöz


Sene 1992...

Avrupa'nın doğusu çok vahim bir iç savaşın tam ortasında. Avrupa'nın en önde gelen spor ülkelerinden biri olan Yugoslavya'da yıllarca birlikte yaşayan Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar artık birbirlerine belki de hiç olmadıkları kadar düşmanlar. Bir yandan da Avrupa'da Euro 92'ye sayılı günler kalmış durumda. Elemeleri geçen 8 takım ise çoktan belli: Ev sahibi İsveç'in yanı sıra İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya, Bağımsız Devletler Topluluğu (yani eski Sovyetler Birliği) ve Yugoslavya. Ancak turnuvaya sadece ve sadece 11 gün kala Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı neticesinde Yugoslavya, ülkesindeki karışıklıklar nedeniyle turnuvadan men edilirken, yerine de çoktan tatillerine başlamış Danimarka Milli Takımı, apar topar turnuvaya dahil edildi.

Tabii kimse bu değişikliğin turnuvada önemli bir fark yaratacağının farkında bile değildi. Hatta belki daha başarılı olabilecek bir Yugoslavya'nın yerine, turnuvaya hazırlanma fırsatı bile bulamamış Danimarka dahil edilmişti. Buna karşın Danimarka hazırlıklı olsa bile turnuvanın son şampiyonu Hollanda veya son dünya şampiyonu Almanya'ya karşı pek de fazla şansa sahip değildi. Ayrıca ondan da önce gruplarında aşmaları gereken İngiltere, Fransa gibi devler ve ev sahibi İsveç vardı. Sonuç olarak çoğu kimse Danimarka'nın turnuvaya sadece toplam takım sayısını tamamlamak yani figüranlık yapması amacıyla dahil edildiğini düşünüyordu. Büyük ihtimalle de gruplarını sonuncu tamamlayıp sessiz sedasız turnuvaya veda edeceklerdi. Üstelik bütün bunların yanında Danimarka, Michael Laudrup gibi bir ofansif orta saha oyuncusundan da yoksun bir şekilde turnuvaya katılacaktı. Kısacası bütün göstergeler, sonucun "malum" olduğunu gösteriyordu.

Ancak işler çok farklı gelişecekti.

Danimarka ilk maçında İngiltere'yle golsüz berabere kalırken, sonraki maçta ev sahibi İsveç'e 1-0 mağlup oldu. Artık geriye tek bir maç kalmıştı ve Danimarka bu maçı kazanmak zorundaydı. Beraberliğin bile Fransa'ya yaradığı maçta Danimarka, Larsen ve Elstrup'un golleriyle Platini'nin teknik direktörlüğünü yaptığı Fransa'yı saf dışı bıraktı ve 8 takımlı turnuvada Hollanda'nın karşısında yarı finale yükseldi.

Dev takımlar Fransa ve İngiltere ise daha grup aşamasında turnuvaya veda etmişti.

Herkes için Danimarka'nın artık görevini yaptığı ve Hollanda'nın karşısında tutunamayacakları kesin gibiydi. Buna karşın durum hiç de öyle olmadı. Danimarka'nın iki kez öne geçtiği maçta Hollanda, 86. dakikada Rijkaard'la beraberliği zar zor kurtardı ve uzatmaların da sonucunda maç penaltılara kaldı. İşte şimdi ibre Danimarka'nın yanındaydı. Zira kalelerinde o dönem dünyanın en iyi kalecisi olan Peter Schmeichel vardı. Nitekim Schmeichel Van Basten'in penaltısını kurtardı ve Danimarka'ya Avrupa Şampiyonası finalinin kapısını açtı.

(Schmeichel'ın Van Basten'in penaltısını kurtardığı an.)

Finaldeki rakip ise Almanya'ydı.

Herkesin aklına pek tabii Euro 80 geliyordu. O turnuvada da kimsenin beklemediği bir takım olan Belçika finale kadar yükselmiş, finalde ise Batı Almanya'ya 2-1 mağlup olup turnuvayı 2. sırada tamamlamıştı. Bu turnuvada da yine aynı şekilde beklenmedik bir takım final oynuyor, rakibi ise Almanya oluyordu. Pek çok kişi Danimarka'nın bundan daha ötesini yapamayacağını ve Almanya'nın fazla güçlü bir rakip olduğunu düşünüyordu. Maç başladığında hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Danimarka 19. dakikada Jensen'in attığı harika golle 1-0 öne geçti. Sonrasında sahne sırası Schmeichel'daydı. Maç boyu Almanya'nın yakaladığı gol pozisyonlarında kalesini gole kapatan Schmeichel, hem Almanya'ya umutlanma fırsatı vermedi hem de psikolojik üstünlüğün Danimarka'da kalmasını sağladı.

En sonunda da 79. dakikada Vilfort'un attığı golle Danimarka kupaya hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Maç bittiğinde kuşkusuz izleyen herkes bir tarihe tanıklık ettiklerinin farkındaydı. Danimarka sadece 11 gün kala dahil edildiği turnuvada İngiltere, Fransa, Hollanda ve son olarak Almanya gibi devleri geride bırakıp Avrupa Şampiyonu olmuştu. Üstelik bir de en iyi hücum oyuncularından yoksun oldukları halde.

Bu muazzam bir başarıydı.

Peki bu başarının arkasında ne vardı? Hiçbir hazırlığı olmayan ve elemeleri bile geçememiş Danimarka, nasıl olmuştu da Avrupa Şampiyonası'nı bu kadar favorinin arasında kazanmayı başarmıştı?

Finalde atılan 2. golün sahibi Vilfort, çok sonraları yaptığı açıklamalarda bunlara büyük ölçüde cevap veriyor. Vilfort, "Bazıları bizi dahil edeceklerine (Yugoslavya'nın durumundan dolayı) ihtimal vermiyordu. Ancak aramızda bunun gerçekleşebileceğine dair bazı konuşmalar geçmişti. Sonrasında da katılacağımız kesinleşti. Hayır dememiz ise mümkün değildi, zira hayır dersek UEFA ile Danimarka Futbol Federasyonu'nun ilişkileri zedelenebilirdi" ifadelerini kullanarak katılma sürecinde neler yaşandığını özetliyordu.

Peki ya başarının sırrı neydi? Vilfort'un buna da cevabı vardı. "İyi bir takımımız vardı. Zaten elemelerde Yugoslavya'yı mağlup etmeyi de başarmıştık. (Diğer maçta da Yugoslavya galip gelmişti.) Başarısız olmamız gibi bir durum söz konusu olamazdı, zaten bizden hiçbir beklenti yoktu. Eğer çıkıp 3 maçta da 5-0 mağlup olup grup sonuncusu olarak turnuvaya veda etseydik bile fark etmezdi. En son oynanan Fransa maçına ise tamamen rahat bir şekilde çıktık. Hepimiz o maçın sonunda eve döneceğimizi düşünüyorduk." (Sonuç 2-1'lik Danimarka galibiyeti ve yarı final.)

(Vilfort kupayı getiren golü atmadan saliseler önce...)

Ancak Vilfort bu durumu sadece psikolojik nedenlerle açıklamakla da yetinmiyor. Başarının altında yatan bir başka durumu da gün yüzüne çıkarıyor. Vilfort, "Oyuncularımızdan 10 tanesi Brondby'de ya oynuyordu, ya da daha önce oynamıştı. Ayrıca söz konusu Brondby takımı turnuvadan bir yıl önce UEFA Kupası'nda yarı final oynamıştı. (Tek golle Roma'ya elenip final şansını kaybetmişlerdi.) Bu bir Danimarka takımı için çok önemli bir başarıydı. Birkaç oyuncu da daha öncesinde U-21 takımında ve 1988 Seul Olimpiyatları'na katılma başarısı gösteren olimpik takımda oynamıştı."

Vilfort ayrıca takım olmanın önemine de vurgu yaparak sözlerini şöyle sonlandırıyor: "Fantastik bir takım ruhuna sahiptik. Takım gerçekten kazanmak istedi ve en yüksek seviyede olduğunuzda bu çok iyi bir şey. Finalde Almanya'ya karşı baskı altında kaldığımızda bize yardım eden şey bu ruhtu. Biz en iyi oyunculara sahip değildik, ancak kesinlikle en iyi takıma sahiptik."

Gerçekten de Danimarka, kazandığı başarıyla, peri masallarının günümüzde bile var olabileceğini gösterirken, aynı zamanda takım olmanın ne kadar da büyük önem taşıdığını gözler önüne seriyordu. Katılma süreçleri, grup aşaması, yarı final ve final gibi 4 farklı aşaması da birbirinden ilginç olan Danimarka'nın bu başarısı, belki de futbol var oldukça anlatılmaya ve bu hikayeyi ilk kez dinleyen herkes için şaşırtıcıdan da öte olmaya devam edecek.


Ertuğ Alagöz


Sene 1992...

Avrupa'nın doğusu çok vahim bir iç savaşın tam ortasında. Avrupa'nın en önde gelen spor ülkelerinden biri olan Yugoslavya'da yıllarca birlikte yaşayan Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar artık birbirlerine belki de hiç olmadıkları kadar düşmanlar. Bir yandan da Avrupa'da Euro 92'ye sayılı günler kalmış durumda. Elemeleri geçen 8 takım ise çoktan belli: Ev sahibi İsveç'in yanı sıra İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya, Bağımsız Devletler Topluluğu (yani eski Sovyetler Birliği) ve Yugoslavya. Ancak turnuvaya sadece ve sadece 11 gün kala Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı neticesinde Yugoslavya, ülkesindeki karışıklıklar nedeniyle turnuvadan men edilirken, yerine de çoktan tatillerine başlamış Danimarka Milli Takımı, apar topar turnuvaya dahil edildi.

Tabii kimse bu değişikliğin turnuvada önemli bir fark yaratacağının farkında bile değildi. Hatta belki daha başarılı olabilecek bir Yugoslavya'nın yerine, turnuvaya hazırlanma fırsatı bile bulamamış Danimarka dahil edilmişti. Buna karşın Danimarka hazırlıklı olsa bile turnuvanın son şampiyonu Hollanda veya son dünya şampiyonu Almanya'ya karşı pek de fazla şansa sahip değildi. Ayrıca ondan da önce gruplarında aşmaları gereken İngiltere, Fransa gibi devler ve ev sahibi İsveç vardı. Sonuç olarak çoğu kimse Danimarka'nın turnuvaya sadece toplam takım sayısını tamamlamak yani figüranlık yapması amacıyla dahil edildiğini düşünüyordu. Büyük ihtimalle de gruplarını sonuncu tamamlayıp sessiz sedasız turnuvaya veda edeceklerdi. Üstelik bütün bunların yanında Danimarka, Michael Laudrup gibi bir ofansif orta saha oyuncusundan da yoksun bir şekilde turnuvaya katılacaktı. Kısacası bütün göstergeler, sonucun "malum" olduğunu gösteriyordu.

Ancak işler çok farklı gelişecekti.

Danimarka ilk maçında İngiltere'yle golsüz berabere kalırken, sonraki maçta ev sahibi İsveç'e 1-0 mağlup oldu. Artık geriye tek bir maç kalmıştı ve Danimarka bu maçı kazanmak zorundaydı. Beraberliğin bile Fransa'ya yaradığı maçta Danimarka, Larsen ve Elstrup'un golleriyle Platini'nin teknik direktörlüğünü yaptığı Fransa'yı saf dışı bıraktı ve 8 takımlı turnuvada Hollanda'nın karşısında yarı finale yükseldi.

Dev takımlar Fransa ve İngiltere ise daha grup aşamasında turnuvaya veda etmişti.

Herkes için Danimarka'nın artık görevini yaptığı ve Hollanda'nın karşısında tutunamayacakları kesin gibiydi. Buna karşın durum hiç de öyle olmadı. Danimarka'nın iki kez öne geçtiği maçta Hollanda, 86. dakikada Rijkaard'la beraberliği zar zor kurtardı ve uzatmaların da sonucunda maç penaltılara kaldı. İşte şimdi ibre Danimarka'nın yanındaydı. Zira kalelerinde o dönem dünyanın en iyi kalecisi olan Peter Schmeichel vardı. Nitekim Schmeichel Van Basten'in penaltısını kurtardı ve Danimarka'ya Avrupa Şampiyonası finalinin kapısını açtı.

(Schmeichel'ın Van Basten'in penaltısını kurtardığı an.)

Finaldeki rakip ise Almanya'ydı.

Herkesin aklına pek tabii Euro 80 geliyordu. O turnuvada da kimsenin beklemediği bir takım olan Belçika finale kadar yükselmiş, finalde ise Batı Almanya'ya 2-1 mağlup olup turnuvayı 2. sırada tamamlamıştı. Bu turnuvada da yine aynı şekilde beklenmedik bir takım final oynuyor, rakibi ise Almanya oluyordu. Pek çok kişi Danimarka'nın bundan daha ötesini yapamayacağını ve Almanya'nın fazla güçlü bir rakip olduğunu düşünüyordu. Maç başladığında hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Danimarka 19. dakikada Jensen'in attığı harika golle 1-0 öne geçti. Sonrasında sahne sırası Schmeichel'daydı. Maç boyu Almanya'nın yakaladığı gol pozisyonlarında kalesini gole kapatan Schmeichel, hem Almanya'ya umutlanma fırsatı vermedi hem de psikolojik üstünlüğün Danimarka'da kalmasını sağladı.

En sonunda da 79. dakikada Vilfort'un attığı golle Danimarka kupaya hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Maç bittiğinde kuşkusuz izleyen herkes bir tarihe tanıklık ettiklerinin farkındaydı. Danimarka sadece 11 gün kala dahil edildiği turnuvada İngiltere, Fransa, Hollanda ve son olarak Almanya gibi devleri geride bırakıp Avrupa Şampiyonu olmuştu. Üstelik bir de en iyi hücum oyuncularından yoksun oldukları halde.

Bu muazzam bir başarıydı.

Peki bu başarının arkasında ne vardı? Hiçbir hazırlığı olmayan ve elemeleri bile geçememiş Danimarka, nasıl olmuştu da Avrupa Şampiyonası'nı bu kadar favorinin arasında kazanmayı başarmıştı?

Finalde atılan 2. golün sahibi Vilfort, çok sonraları yaptığı açıklamalarda bunlara büyük ölçüde cevap veriyor. Vilfort, "Bazıları bizi dahil edeceklerine (Yugoslavya'nın durumundan dolayı) ihtimal vermiyordu. Ancak aramızda bunun gerçekleşebileceğine dair bazı konuşmalar geçmişti. Sonrasında da katılacağımız kesinleşti. Hayır dememiz ise mümkün değildi, zira hayır dersek UEFA ile Danimarka Futbol Federasyonu'nun ilişkileri zedelenebilirdi" ifadelerini kullanarak katılma sürecinde neler yaşandığını özetliyordu.

Peki ya başarının sırrı neydi? Vilfort'un buna da cevabı vardı. "İyi bir takımımız vardı. Zaten elemelerde Yugoslavya'yı mağlup etmeyi de başarmıştık. (Diğer maçta da Yugoslavya galip gelmişti.) Başarısız olmamız gibi bir durum söz konusu olamazdı, zaten bizden hiçbir beklenti yoktu. Eğer çıkıp 3 maçta da 5-0 mağlup olup grup sonuncusu olarak turnuvaya veda etseydik bile fark etmezdi. En son oynanan Fransa maçına ise tamamen rahat bir şekilde çıktık. Hepimiz o maçın sonunda eve döneceğimizi düşünüyorduk." (Sonuç 2-1'lik Danimarka galibiyeti ve yarı final.)

(Vilfort kupayı getiren golü atmadan saliseler önce...)

Ancak Vilfort bu durumu sadece psikolojik nedenlerle açıklamakla da yetinmiyor. Başarının altında yatan bir başka durumu da gün yüzüne çıkarıyor. Vilfort, "Oyuncularımızdan 10 tanesi Brondby'de ya oynuyordu, ya da daha önce oynamıştı. Ayrıca söz konusu Brondby takımı turnuvadan bir yıl önce UEFA Kupası'nda yarı final oynamıştı. (Tek golle Roma'ya elenip final şansını kaybetmişlerdi.) Bu bir Danimarka takımı için çok önemli bir başarıydı. Birkaç oyuncu da daha öncesinde U-21 takımında ve 1988 Seul Olimpiyatları'na katılma başarısı gösteren olimpik takımda oynamıştı."

Vilfort ayrıca takım olmanın önemine de vurgu yaparak sözlerini şöyle sonlandırıyor: "Fantastik bir takım ruhuna sahiptik. Takım gerçekten kazanmak istedi ve en yüksek seviyede olduğunuzda bu çok iyi bir şey. Finalde Almanya'ya karşı baskı altında kaldığımızda bize yardım eden şey bu ruhtu. Biz en iyi oyunculara sahip değildik, ancak kesinlikle en iyi takıma sahiptik."

Gerçekten de Danimarka, kazandığı başarıyla, peri masallarının günümüzde bile var olabileceğini gösterirken, aynı zamanda takım olmanın ne kadar da büyük önem taşıdığını gözler önüne seriyordu. Katılma süreçleri, grup aşaması, yarı final ve final gibi 4 farklı aşaması da birbirinden ilginç olan Danimarka'nın bu başarısı, belki de futbol var oldukça anlatılmaya ve bu hikayeyi ilk kez dinleyen herkes için şaşırtıcıdan da öte olmaya devam edecek.


Ertuğ Alagöz


Sene 1992...

Avrupa'nın doğusu çok vahim bir iç savaşın tam ortasında. Avrupa'nın en önde gelen spor ülkelerinden biri olan Yugoslavya'da yıllarca birlikte yaşayan Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar artık birbirlerine belki de hiç olmadıkları kadar düşmanlar. Bir yandan da Avrupa'da Euro 92'ye sayılı günler kalmış durumda. Elemeleri geçen 8 takım ise çoktan belli: Ev sahibi İsveç'in yanı sıra İngiltere, Fransa, Hollanda, Almanya, Bağımsız Devletler Topluluğu (yani eski Sovyetler Birliği) ve Yugoslavya. Ancak turnuvaya sadece ve sadece 11 gün kala Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı neticesinde Yugoslavya, ülkesindeki karışıklıklar nedeniyle turnuvadan men edilirken, yerine de çoktan tatillerine başlamış Danimarka Milli Takımı, apar topar turnuvaya dahil edildi.

Tabii kimse bu değişikliğin turnuvada önemli bir fark yaratacağının farkında bile değildi. Hatta belki daha başarılı olabilecek bir Yugoslavya'nın yerine, turnuvaya hazırlanma fırsatı bile bulamamış Danimarka dahil edilmişti. Buna karşın Danimarka hazırlıklı olsa bile turnuvanın son şampiyonu Hollanda veya son dünya şampiyonu Almanya'ya karşı pek de fazla şansa sahip değildi. Ayrıca ondan da önce gruplarında aşmaları gereken İngiltere, Fransa gibi devler ve ev sahibi İsveç vardı. Sonuç olarak çoğu kimse Danimarka'nın turnuvaya sadece toplam takım sayısını tamamlamak yani figüranlık yapması amacıyla dahil edildiğini düşünüyordu. Büyük ihtimalle de gruplarını sonuncu tamamlayıp sessiz sedasız turnuvaya veda edeceklerdi. Üstelik bütün bunların yanında Danimarka, Michael Laudrup gibi bir ofansif orta saha oyuncusundan da yoksun bir şekilde turnuvaya katılacaktı. Kısacası bütün göstergeler, sonucun "malum" olduğunu gösteriyordu.

Ancak işler çok farklı gelişecekti.

Danimarka ilk maçında İngiltere'yle golsüz berabere kalırken, sonraki maçta ev sahibi İsveç'e 1-0 mağlup oldu. Artık geriye tek bir maç kalmıştı ve Danimarka bu maçı kazanmak zorundaydı. Beraberliğin bile Fransa'ya yaradığı maçta Danimarka, Larsen ve Elstrup'un golleriyle Platini'nin teknik direktörlüğünü yaptığı Fransa'yı saf dışı bıraktı ve 8 takımlı turnuvada Hollanda'nın karşısında yarı finale yükseldi.

Dev takımlar Fransa ve İngiltere ise daha grup aşamasında turnuvaya veda etmişti.

Herkes için Danimarka'nın artık görevini yaptığı ve Hollanda'nın karşısında tutunamayacakları kesin gibiydi. Buna karşın durum hiç de öyle olmadı. Danimarka'nın iki kez öne geçtiği maçta Hollanda, 86. dakikada Rijkaard'la beraberliği zar zor kurtardı ve uzatmaların da sonucunda maç penaltılara kaldı. İşte şimdi ibre Danimarka'nın yanındaydı. Zira kalelerinde o dönem dünyanın en iyi kalecisi olan Peter Schmeichel vardı. Nitekim Schmeichel Van Basten'in penaltısını kurtardı ve Danimarka'ya Avrupa Şampiyonası finalinin kapısını açtı.

(Schmeichel'ın Van Basten'in penaltısını kurtardığı an.)

Finaldeki rakip ise Almanya'ydı.

Herkesin aklına pek tabii Euro 80 geliyordu. O turnuvada da kimsenin beklemediği bir takım olan Belçika finale kadar yükselmiş, finalde ise Batı Almanya'ya 2-1 mağlup olup turnuvayı 2. sırada tamamlamıştı. Bu turnuvada da yine aynı şekilde beklenmedik bir takım final oynuyor, rakibi ise Almanya oluyordu. Pek çok kişi Danimarka'nın bundan daha ötesini yapamayacağını ve Almanya'nın fazla güçlü bir rakip olduğunu düşünüyordu. Maç başladığında hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Danimarka 19. dakikada Jensen'in attığı harika golle 1-0 öne geçti. Sonrasında sahne sırası Schmeichel'daydı. Maç boyu Almanya'nın yakaladığı gol pozisyonlarında kalesini gole kapatan Schmeichel, hem Almanya'ya umutlanma fırsatı vermedi hem de psikolojik üstünlüğün Danimarka'da kalmasını sağladı.

En sonunda da 79. dakikada Vilfort'un attığı golle Danimarka kupaya hiç olmadığı kadar yakınlaştı. Maç bittiğinde kuşkusuz izleyen herkes bir tarihe tanıklık ettiklerinin farkındaydı. Danimarka sadece 11 gün kala dahil edildiği turnuvada İngiltere, Fransa, Hollanda ve son olarak Almanya gibi devleri geride bırakıp Avrupa Şampiyonu olmuştu. Üstelik bir de en iyi hücum oyuncularından yoksun oldukları halde.

Bu muazzam bir başarıydı.

Peki bu başarının arkasında ne vardı? Hiçbir hazırlığı olmayan ve elemeleri bile geçememiş Danimarka, nasıl olmuştu da Avrupa Şampiyonası'nı bu kadar favorinin arasında kazanmayı başarmıştı?

Finalde atılan 2. golün sahibi Vilfort, çok sonraları yaptığı açıklamalarda bunlara büyük ölçüde cevap veriyor. Vilfort, "Bazıları bizi dahil edeceklerine (Yugoslavya'nın durumundan dolayı) ihtimal vermiyordu. Ancak aramızda bunun gerçekleşebileceğine dair bazı konuşmalar geçmişti. Sonrasında da katılacağımız kesinleşti. Hayır dememiz ise mümkün değildi, zira hayır dersek UEFA ile Danimarka Futbol Federasyonu'nun ilişkileri zedelenebilirdi" ifadelerini kullanarak katılma sürecinde neler yaşandığını özetliyordu.

Peki ya başarının sırrı neydi? Vilfort'un buna da cevabı vardı. "İyi bir takımımız vardı. Zaten elemelerde Yugoslavya'yı mağlup etmeyi de başarmıştık. (Diğer maçta da Yugoslavya galip gelmişti.) Başarısız olmamız gibi bir durum söz konusu olamazdı, zaten bizden hiçbir beklenti yoktu. Eğer çıkıp 3 maçta da 5-0 mağlup olup grup sonuncusu olarak turnuvaya veda etseydik bile fark etmezdi. En son oynanan Fransa maçına ise tamamen rahat bir şekilde çıktık. Hepimiz o maçın sonunda eve döneceğimizi düşünüyorduk." (Sonuç 2-1'lik Danimarka galibiyeti ve yarı final.)

(Vilfort kupayı getiren golü atmadan saliseler önce...)

Ancak Vilfort bu durumu sadece psikolojik nedenlerle açıklamakla da yetinmiyor. Başarının altında yatan bir başka durumu da gün yüzüne çıkarıyor. Vilfort, "Oyuncularımızdan 10 tanesi Brondby'de ya oynuyordu, ya da daha önce oynamıştı. Ayrıca söz konusu Brondby takımı turnuvadan bir yıl önce UEFA Kupası'nda yarı final oynamıştı. (Tek golle Roma'ya elenip final şansını kaybetmişlerdi.) Bu bir Danimarka takımı için çok önemli bir başarıydı. Birkaç oyuncu da daha öncesinde U-21 takımında ve 1988 Seul Olimpiyatları'na katılma başarısı gösteren olimpik takımda oynamıştı."

Vilfort ayrıca takım olmanın önemine de vurgu yaparak sözlerini şöyle sonlandırıyor: "Fantastik bir takım ruhuna sahiptik. Takım gerçekten kazanmak istedi ve en yüksek seviyede olduğunuzda bu çok iyi bir şey. Finalde Almanya'ya karşı baskı altında kaldığımızda bize yardım eden şey bu ruhtu. Biz en iyi oyunculara sahip değildik, ancak kesinlikle en iyi takıma sahiptik."

Gerçekten de Danimarka, kazandığı başarıyla, peri masallarının günümüzde bile var olabileceğini gösterirken, aynı zamanda takım olmanın ne kadar da büyük önem taşıdığını gözler önüne seriyordu. Katılma süreçleri, grup aşaması, yarı final ve final gibi 4 farklı aşaması da birbirinden ilginç olan Danimarka'nın bu başarısı, belki de futbol var oldukça anlatılmaya ve bu hikayeyi ilk kez dinleyen herkes için şaşırtıcıdan da öte olmaya devam edecek.


Ertuğ Alagöz


BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.