Oğlum Sen Bu Transferleri Kimin Parasıyla Yapıyorsun?

Alican Arıcan 19.05.2016

Yıllar önce CM (Championship Manager) ile başlayan teknik direktörlük serüvenim FM (Football Manager) ile devam ediyordu. İroni yok, metafor yok, resmen masa başı oyunlarla takım idare ediyordum.

Arkadaşlar arasında “Ya aaabi ben Yalovaspor’dan Temur Altunhan’a 77 numaralı formayı verdim, adamın performansı yükseldi...” tadında muhabbetler dönerdi. İnandığımız ve güvendiğimiz kaynaklara göre, medeniyet fışkıran memleket İsviçre’nin köklü takımı Basel’in sistemiyle, Gümüşhane Doğanspor’un sistemi aynı olabiliyordu. Hangi bilginin ne kadar önemli olduğu da önemli değildi. Süreç öyle güzel işlemişti ki, sadece metin olarak geçen maçları zamanla izler olmuştuk.

Oyun beni öyle bir gaza getirmişti ki, günlerden bir gün kendimi odanın içinde boş duvarlara selam verirken bulmuştum. Neymiş efendim, Milan’la UEFA kupasını kaldırmışız. Bir yanımda Shevchenko, diğer yanımda Rui Costa, tribünleri turluyoruz. Berlusconi ve Galliani de gururla bizi izliyor. Ben kimim peki? Ben ülkesini İtalya’da başarıyla temsil eden ünlü teknik direktör Alican Arıcan. Sarıyer’de bir evin odasından gurur taşıyor, mutluluk taşıyor, onur taşıyor, çatapatlar patlıyor; annem salonda gündüz kuşağı programı izliyor ya!

Geçelim Tarkovsky sinemasını, geçelim Rus edebiyatını, geçelim Amerikan sinemasının özel efektlerdeki başarısını, yahu bırakalım kenara Salvador Dali gerçeküstücülüğünü! Gerçeküstücülüğün kralı, Alican isminde bir gencin ellerinde yeniden can buluyor ve hatta yorumlanıyor. Sen ne güzel şeysin be “İMKAN” kelimesi. İşte sen busun! Oturduğum yerden Milan’ı yönettiriyor ve bununla da yetinmeyip bizim bu “kısıtlı” kadroyla UEFA kupasını almamıza sebep oluyorsun. Sağ ol, var ol “İMKAN”!

Milan’da geçirdiğim başarılı dönemin sonrasında bazı sınavlar, anlam veremediğim okul işleri, anne ve babamın sadece klavyeyi saklayarak engel olmaya çalıştıkları “futbol kariyerim” bir süre sekteye uğruyor. Canımı sıkmıyorum çünkü başarının anahtarı cebimde. Kendi futbol bilgime çok güveniyorum. Zaman zaman kuzenimin destekleri ile ses getiren transferler yapıyoruz. Ben bugün de parayı yönetemiyorum.

Gün geliyor, bir alt ligden Ankaraspor’un başına geçiyorum. Artık memleketimdeyim. Aynı dili konuştuğum insanlarla, hemen hemen aynı şeyleri hissettiğim insanlarla birlikteyim. Başarılı olamamak diye bir şey yok. Benim sözlüğümde, not defterimde, soluduğum havanın değerlerinde öyle bir şey yok arkadaş!

Önce Ankaraspor’u birinci lige çıkarıyorum. Yardımcı hoca olarak kuzenim de sürece dahil. Süreç yaz tatiline denk geldiği için mutluyum. Sınavla, yoklama korkusuyla bölünmüyor konu. Sabah akşam futbolcularla, yöneticilerle birlikteyim. Tesislerimiz benim ikinci evim. Birinci ligde öncelikli hedefimiz ligde tutunmak. Fakat o da ne? Biz ligde kalmayı başarı zannederken ilk 10’a giriyoruz. İşte bu çok güzel. Sonrası belli; ağzı açık kese! Gelsin yeni transferler, gitsin arzusunu yitirmiş futbolcular. Sonra şampiyonluk geliyor. Ankara’da resmen bir tarih yazılıyor. İnanılmaz şeyler oluyor yahu! İki adım ötedeki mutfakta kek çırpan annemin hiçbir şeyden haberinin olmaması beni üzüyor. Ara ara çay içmek için insan içine karışıyoruz. Onun dışında gözümüz Ankaraspor dışında bir şey görmüyor.

Tüm bunlar olup biterken babam tarafından ikaz ediliyorum. Babam gayet mantıklı şeyler söylüyor aslında, ama ben kendime engel olamıyorum. Boş duvarları selamlamaya, mavi-beyaz ne varsa bayrak gibi sallayıp Ankaraspor’un başarısını hayali taraftarlarla paylaşmaya devam!

O gazın da etkisi ve yetkisiyle Atletico Madrid ile transfer görüşmesi yapmak üzere İspanya’ya gidiyorum. Elbette önce onların temsilcisi geliyor Türkiye’ye. Benim menajerimle görüşüyorlar. Lig bitmiş, tatil yapıyorum kafamı dinliyorum. Ankaraspor macerası sona erecek diye de üzülmüyor değilim. Öbür tarafta da bana çağ atlatacak bir kulüp duruyor. Neyse efendim, lafı uzatmayayım. Bir öğleden sonra Atletico Madrid ile sözleşme imzalıyorum. İspanyol spor medyası şaşkın. Bu transfer kulüp için büyük bir risk. Sahi, ben kimim ki? Ama dur, kendimi defalarca ispat ettim.

Arada çay içmek için ev halkının arasına karışmaya devam ediyorum. Babam da ikazlarına devam ediyor; “Oğlum, senin olmayan bir parayı harcayıp transfer yapıyorsun. Bak bu oyunlar sana zarar veriyor.” İnanmıyorum babamın söylediklerine. Koskoca Atletico Madrid transfer bütçesini bana emanet etmiş, öz be öz babam bana elin İspanyol’u kadar güvenmiyor. Hayata bak arkadaş!

Bizde hedef bitmez! Ekibimle birlikte geliyorum Atletico Madrid’in başına. Başkent takımı çalıştırmaya alışığım zaten. Eh, Ankaraspor’la geçmişte yaptıklarımız ortada. Türkiye’den transfer yapmak istiyorum. Emre Belözoğlu geliyor aklıma. Hem yetenekli, hem Avrupa tecrübesi var. Onu takıma katmamam için hiçbir sebep yok. Ayrıca oynatmayı planladığım agresif futbolun da güzel bir bahanesi kendisi. Bir de takımda muhabbet edecek bir Türk de olsun ya! Neticede yaban ellerde tanıdık birilerinin olması iyi olur diye düşünüyorum. İyi de düşünüyorum. Emre’yi alıyoruz. Emre İspanya’da, kardeşimle muhabbetimiz koyu. Ben Beşiktaş taraftarıyım, o Fenerbahçe. Fakat orada ikimiz de Atletico Madrid neferiyiz.

Kısa süreli çay sohbetlerimizde babam ikazlarını aynı kararlılıkla sürdürüyor. Para benim değilmiş, bu maçlardan kimsenin haberi yokmuş, Emre böyle bir transferden haberdar değilmiş, kimsenin umurunda olmayan bir şey yapıyormuşum, hatta yapıyormuşuz.

Koca İspanya’nın haberi var! Koskoca Atletico Madrid kulübünün, koskoca başkanı benimle ilgili güzel şeyler ifade etmiş; babam inadına muhalefet. Annemin haberinin olmaması da bende burukluk yaratmıyor değil. İnsan annesi de kendisiyle gurur duysun istiyor bir yerde...

Atletico Madrid ile sezona beklediğim gibi bir giriş yapamıyoruz. Önce Emre ile aram açılıyor. Kadro dışı bırakıyorum. Nazım ona geçiyor ya! Derken, o yaz ailemle birlikte köye gidiyorum. Babam yolda da FM sevgim ve ilgimle ilgili konuşmalar yapıyor. Paranın kaynağını soruyor. Harcadığım zamanın, oyundaki sanal paradan daha kıymetli olduğunu söylüyor.

Babamı şimdi anlıyorum, ama bu defa çıtayı daha gerçekçi bir yere koydum. Feriköy Spor’a başkan olmak istiyorum. Önümüzdeki 5 senenin hedeflerinden biri bu. Meğer babam ne kadar haklıymış.

FM bana ne kadar zaman kaybettirdi bilmiyorum, ama oyunun içinde gördüklerimle gerçekte rastladığım şeyler “hakiki bir başkanlık” hayali kurmama sebebiyet verdi diyebilirim.

İnsanın kendini kaptırıp da gerçeklerden kopmadığı oyunlar güzel oyunlar. FM kötü diye demiyorum. Aşırıya kaçan benim. İşi keyif olmaktan çıkaran da benim. Hata benim ve oyun oynamaktan istifa ettim. Gerçekçi hedefler koyup onlar için çabalamanın daha doğru olduğunu öğrendim.

E bu da güzel.


Alican Arıcan


Arkadaşlar arasında “Ya aaabi ben Yalovaspor’dan Temur Altunhan’a 77 numaralı formayı verdim, adamın performansı yükseldi...” tadında muhabbetler dönerdi. İnandığımız ve güvendiğimiz kaynaklara göre, medeniyet fışkıran memleket İsviçre’nin köklü takımı Basel’in sistemiyle, Gümüşhane Doğanspor’un sistemi aynı olabiliyordu. Hangi bilginin ne kadar önemli olduğu da önemli değildi. Süreç öyle güzel işlemişti ki, sadece metin olarak geçen maçları zamanla izler olmuştuk.

Oyun beni öyle bir gaza getirmişti ki, günlerden bir gün kendimi odanın içinde boş duvarlara selam verirken bulmuştum. Neymiş efendim, Milan’la UEFA kupasını kaldırmışız. Bir yanımda Shevchenko, diğer yanımda Rui Costa, tribünleri turluyoruz. Berlusconi ve Galliani de gururla bizi izliyor. Ben kimim peki? Ben ülkesini İtalya’da başarıyla temsil eden ünlü teknik direktör Alican Arıcan. Sarıyer’de bir evin odasından gurur taşıyor, mutluluk taşıyor, onur taşıyor, çatapatlar patlıyor; annem salonda gündüz kuşağı programı izliyor ya!

Geçelim Tarkovsky sinemasını, geçelim Rus edebiyatını, geçelim Amerikan sinemasının özel efektlerdeki başarısını, yahu bırakalım kenara Salvador Dali gerçeküstücülüğünü! Gerçeküstücülüğün kralı, Alican isminde bir gencin ellerinde yeniden can buluyor ve hatta yorumlanıyor. Sen ne güzel şeysin be “İMKAN” kelimesi. İşte sen busun! Oturduğum yerden Milan’ı yönettiriyor ve bununla da yetinmeyip bizim bu “kısıtlı” kadroyla UEFA kupasını almamıza sebep oluyorsun. Sağ ol, var ol “İMKAN”!

Milan’da geçirdiğim başarılı dönemin sonrasında bazı sınavlar, anlam veremediğim okul işleri, anne ve babamın sadece klavyeyi saklayarak engel olmaya çalıştıkları “futbol kariyerim” bir süre sekteye uğruyor. Canımı sıkmıyorum çünkü başarının anahtarı cebimde. Kendi futbol bilgime çok güveniyorum. Zaman zaman kuzenimin destekleri ile ses getiren transferler yapıyoruz. Ben bugün de parayı yönetemiyorum.

Gün geliyor, bir alt ligden Ankaraspor’un başına geçiyorum. Artık memleketimdeyim. Aynı dili konuştuğum insanlarla, hemen hemen aynı şeyleri hissettiğim insanlarla birlikteyim. Başarılı olamamak diye bir şey yok. Benim sözlüğümde, not defterimde, soluduğum havanın değerlerinde öyle bir şey yok arkadaş!

Önce Ankaraspor’u birinci lige çıkarıyorum. Yardımcı hoca olarak kuzenim de sürece dahil. Süreç yaz tatiline denk geldiği için mutluyum. Sınavla, yoklama korkusuyla bölünmüyor konu. Sabah akşam futbolcularla, yöneticilerle birlikteyim. Tesislerimiz benim ikinci evim. Birinci ligde öncelikli hedefimiz ligde tutunmak. Fakat o da ne? Biz ligde kalmayı başarı zannederken ilk 10’a giriyoruz. İşte bu çok güzel. Sonrası belli; ağzı açık kese! Gelsin yeni transferler, gitsin arzusunu yitirmiş futbolcular. Sonra şampiyonluk geliyor. Ankara’da resmen bir tarih yazılıyor. İnanılmaz şeyler oluyor yahu! İki adım ötedeki mutfakta kek çırpan annemin hiçbir şeyden haberinin olmaması beni üzüyor. Ara ara çay içmek için insan içine karışıyoruz. Onun dışında gözümüz Ankaraspor dışında bir şey görmüyor.

Tüm bunlar olup biterken babam tarafından ikaz ediliyorum. Babam gayet mantıklı şeyler söylüyor aslında, ama ben kendime engel olamıyorum. Boş duvarları selamlamaya, mavi-beyaz ne varsa bayrak gibi sallayıp Ankaraspor’un başarısını hayali taraftarlarla paylaşmaya devam!

O gazın da etkisi ve yetkisiyle Atletico Madrid ile transfer görüşmesi yapmak üzere İspanya’ya gidiyorum. Elbette önce onların temsilcisi geliyor Türkiye’ye. Benim menajerimle görüşüyorlar. Lig bitmiş, tatil yapıyorum kafamı dinliyorum. Ankaraspor macerası sona erecek diye de üzülmüyor değilim. Öbür tarafta da bana çağ atlatacak bir kulüp duruyor. Neyse efendim, lafı uzatmayayım. Bir öğleden sonra Atletico Madrid ile sözleşme imzalıyorum. İspanyol spor medyası şaşkın. Bu transfer kulüp için büyük bir risk. Sahi, ben kimim ki? Ama dur, kendimi defalarca ispat ettim.

Arada çay içmek için ev halkının arasına karışmaya devam ediyorum. Babam da ikazlarına devam ediyor; “Oğlum, senin olmayan bir parayı harcayıp transfer yapıyorsun. Bak bu oyunlar sana zarar veriyor.” İnanmıyorum babamın söylediklerine. Koskoca Atletico Madrid transfer bütçesini bana emanet etmiş, öz be öz babam bana elin İspanyol’u kadar güvenmiyor. Hayata bak arkadaş!

Bizde hedef bitmez! Ekibimle birlikte geliyorum Atletico Madrid’in başına. Başkent takımı çalıştırmaya alışığım zaten. Eh, Ankaraspor’la geçmişte yaptıklarımız ortada. Türkiye’den transfer yapmak istiyorum. Emre Belözoğlu geliyor aklıma. Hem yetenekli, hem Avrupa tecrübesi var. Onu takıma katmamam için hiçbir sebep yok. Ayrıca oynatmayı planladığım agresif futbolun da güzel bir bahanesi kendisi. Bir de takımda muhabbet edecek bir Türk de olsun ya! Neticede yaban ellerde tanıdık birilerinin olması iyi olur diye düşünüyorum. İyi de düşünüyorum. Emre’yi alıyoruz. Emre İspanya’da, kardeşimle muhabbetimiz koyu. Ben Beşiktaş taraftarıyım, o Fenerbahçe. Fakat orada ikimiz de Atletico Madrid neferiyiz.

Kısa süreli çay sohbetlerimizde babam ikazlarını aynı kararlılıkla sürdürüyor. Para benim değilmiş, bu maçlardan kimsenin haberi yokmuş, Emre böyle bir transferden haberdar değilmiş, kimsenin umurunda olmayan bir şey yapıyormuşum, hatta yapıyormuşuz.

Koca İspanya’nın haberi var! Koskoca Atletico Madrid kulübünün, koskoca başkanı benimle ilgili güzel şeyler ifade etmiş; babam inadına muhalefet. Annemin haberinin olmaması da bende burukluk yaratmıyor değil. İnsan annesi de kendisiyle gurur duysun istiyor bir yerde...

Atletico Madrid ile sezona beklediğim gibi bir giriş yapamıyoruz. Önce Emre ile aram açılıyor. Kadro dışı bırakıyorum. Nazım ona geçiyor ya! Derken, o yaz ailemle birlikte köye gidiyorum. Babam yolda da FM sevgim ve ilgimle ilgili konuşmalar yapıyor. Paranın kaynağını soruyor. Harcadığım zamanın, oyundaki sanal paradan daha kıymetli olduğunu söylüyor.

Babamı şimdi anlıyorum, ama bu defa çıtayı daha gerçekçi bir yere koydum. Feriköy Spor’a başkan olmak istiyorum. Önümüzdeki 5 senenin hedeflerinden biri bu. Meğer babam ne kadar haklıymış.

FM bana ne kadar zaman kaybettirdi bilmiyorum, ama oyunun içinde gördüklerimle gerçekte rastladığım şeyler “hakiki bir başkanlık” hayali kurmama sebebiyet verdi diyebilirim.

İnsanın kendini kaptırıp da gerçeklerden kopmadığı oyunlar güzel oyunlar. FM kötü diye demiyorum. Aşırıya kaçan benim. İşi keyif olmaktan çıkaran da benim. Hata benim ve oyun oynamaktan istifa ettim. Gerçekçi hedefler koyup onlar için çabalamanın daha doğru olduğunu öğrendim.

E bu da güzel.


Alican Arıcan


Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.