Konya'ya Doğan Güneş: Şems-i Tebrizi - II

S. Emre Özcan 20.09.2016

Şems gönüldaşını ve gönül şehrini bulmuştur. Artık Konya'dadır. Mevlana'sına sonunda kavuşacaktır.

Hikayenin başlangıcını merak edenleri önce şöyle alalım.

Şems ve Mevlana’nın Buluşması: 30 Ekim 1244, Konya

Şems dağ taş demeden dolaşmış, en sonunda konaklayacağı gönül şehrini bulmuştur. Artık Konya’da, Mevlana’nın kendini yetiştirip büyük bir vaiz ve hatip olduğu şehirdedir. Mevlana büyük bir kalabalıkla birlikte camiden çıkmıştır, etrafı hıncahınç hayranlarıyla doludur. Önde kendisi ve öğrencileri, arkalarında büyük bir güruh, adım adım, derme çatma evlerin ve kutu kutu dükkanların önünden geçmektedir. Çoğu kişi Mevlana’nın kendisi için dua etmesini istemekte, sadece ona dokunmak ve yanında yürüyebilmek için tüm güçlerini sarfetmektedir.

Şekerci Han’a yaklaştıklarında bir dervişin delici bakışlarını üzerinde hisseder Mevlana. Derviş kalabalığı yara yara kendisine doğru ilerlemektedir. Ne saçı sakalı, ne de kaşı vardır bu dervişin; Mevlana’nın karşısına çıkmadan önce tüm tüylerini, o dönemde itibar kabul edilen sakallarını bile tamamiyle kesmiştir. Bütün fazlalıkları ve dünyevi yükleri üzerinden atmıştır. Uzun zamandan beri ona, Mevlana’ya kavuşmak için seyahat etmektedir: “Bana gizli velilerinden birini gönder, teşekkür olarak başımı veririm” diye Yaratıcı’sına dua etmiştir.

Konya'ya Doğan Güneş: Şems-i Tebrizi - II

“Hangisi daha büyük: Hazreti Muhammed mi yoksa Sufi Bistami mi?”

Hançerden keskindir bu dervişin bakışları. Sokağın ortasında, tam Mevlana’nın önünde dikilip kollarını iki yana açmıştır. Sanki sadece Mevlana’yı değil, zamanın akışını da durdurmaktır niyeti. Mevlana ürpermiştir, atı bile huysuzlanıp kişnemeye ve iki ayağı üzerine kalkmaya başlamıştır. Tam o sırada Şems gözlerini ata odaklayıp yaklaşır ve hayvanın kulağına bir şeyler fısıldar. At anında sakinleşip durulur. Ve şaşırıp kalan, kendisini büyücü sanan topluluğa aldırmadan keskin bakışlarını yeniden Mevlana’ya çevirir ve sorar:

Ey, allame-i cihan Rumi, Doğu’da Batı’da emsalsiz Mevlana, hakkında güzel şeyler işittim. Müsaade edersen bunca yolu sana bir soru sormaya geldim.”

Elbette” der Mevlana usulca.

O halde evvala şu atından in de benimle aynı hizaya gel” der Şems fütursuzca.

Mevlana afallar. Malum, şimdiye kadar kimse kendisiyle böyle konuşmaya cesaret edememiştir. Atından yüzü kızararak iner. Ama Şems çoktan arkasını dönüp uzaklaşmaya başlamıştır. Yetişip durdurur onu ve sualini sormasını ister. Derviş ilk defa gülümser ve sorusunu sorar:

Söyle bakalım şu ikisinden hangisi daha ileride, hangisi daha büyüktür: Hazreti Muhammed mi yoksa Sufi Beyazid-i Bistami mi?”

Mevlana tersler Şems’i: “Bu ne biçim soru böyle, son peygamberle, bir sufiyi nasıl bir tutarsın?” diye.

Şems ifadesini hiç bozmadan devam eder sualine: “Bir düşün: Hazreti Muhammed ‘Yarabbi biz seni layıkıyla bilemedik’ derken, Bayezid-i Bistami ‘Beni ululayın şanım ne yücedir, zira her zerremde Allah var’ dememiş miydi?

Mevlana nefes alamaz, yutkunur. İlk başta saçma sapan gelen bu soru şimdi bambaşka bir anlama bürünmüştür. Ama dervişin ne istediğini anlamıştır Mevlana. Dervişin istediği, daha önce hiç düşünmediği bir soruyu düşünmesi ve sınırlarını zorlamasıdır:

Allah aşkı derya deniz gibidir. Kendi meşrebince her insan ondan su alır. Fakat kimin ne kadar su alacağı kabın büyüklüğüne bağlıdır. Kiminin kabı fıçıdır, kiminin kova, kiminin kırbadır, kiminin matara…”

Bistami’nin kabı küçüktü, bir avuç içti ve susuzluğu dindi. Onun idrak hazinesi için bu kadarı kafiydi. Ama Hazreti Muhammed’in kabı genişti, içti ama doymadı. O yüzden Allah, Kuran’da şöyle buyurdu: ‘Açıp genişletmedik mi senin kalbini?’ Kalbi böyle genişleyince, yani kabı büyüyünce, doymak bilmez bir susuzluk hasıl oldu içinde. Boşuna değil, ‘seni layıkıyla bilemedik’ deyişi. Halbuki kimse Allah’ı onun gibi bilemedi.

Konya'ya Doğan Güneş: Şems-i Tebrizi - II

Derviş sakin ve kendinden emin bir şekilde gülümser ve elini kalbine koyarak Mevlana’nın karşısında hürmetle eğilir. Aynı hürmet ve saygıyı Mevlana da gösterir. Şems gitmeye koyulur, ama Mevlana istemez gitmesini, “Gitme, kal” der. Derviş dönüp dikkatle bakar yüzüne, bir bulut geçer gözlerinden. Zira sormak istediği soru başkadır aslında dervişin, Mevlana sessizlikte duyar o saklı soruyu:

Ya sen, koca hatip? Senin kabın ne kadar büyük?”

Ve Mevlana o anda anlar bu dervişin durmadan rüyalarında gördüğü o esrarlı adam olduğunu. Canını, cananını bulmuştur artık. Sevinçten dizleri titrer. Artık cennet bahçesi gibidir Konya’nın sokakları. Çünkü Mevlana için Konya'nın Güneşi daha yeni doğmaya başlamıştır.


Kaynak:

Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap.

Damla Çeliktaban, Tebriz'in Kızıl Gülü, K Dergi - Sayı 84.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.