Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?

Barlas Sicimoğlu 06.09.2016

Zagreb'deki Hırvatistan - Türkiye maçı, taraflara 1'er gol ve 1 puan armağan etti. Sahada ise beklenenden çok daha iyi mücadele eden bir milli takımımız vardı.

Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?
Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?

Zagreb deplasmanları, Avrupa’da milli bazda mücadele eden her takım için korkutucu deplasmanlar olmuştur. Hırvatların nesiller boyu süregelen “teknik” özellikteki milli takımlarının, uzun süre yenilmezliğini koruduğu Maksimir Stadı’nda nice dev takımların canını yaktıkları hatırlıyoruz. Yugoslavya İç Savaşı’nın kıvılcımlarından birinin ateşlendiği tarihi Dinamo Zagreb - Kızılyıldız maçına tanıklık eden, bizim halihazırda arayışta olduğumuz “milli takım stadyumu” olgusunun Hırvatlar tarafından yaklaşık 20 senedir gerçekleştirildiği bir stadyum Maksimir. Gerek Hırvat tarafında, gerek bizim tarafta maç öncesi oluşturulan atmosfer dahilinde Hırvatistan Milli Takımı’nın maça net favori olarak servis edildiğine şahit olduk. Bu durum Maksimir’in etkisiyle birleşince, kravatın ve tükenmez kalemin mucitleri tarafından bir kez daha “üzülmemizin” ön habercisi olabilirdi, ama… Maksimir’i yıllarca geçilmez yapan “seyirci” faktörü bu sefer bizim lehimizeydi. Hiçbirimiz farketmesek de bu maçın seyircisiz oluşunun en önemli yansımalarından biri belki de çok önceden Fatih Terim’in zihninde oluştu.

Risk budur

Fatih hoca, hiç şüphesiz taktisyenliğini şimdiye kadar çoğu kere kanıtlamış bir isim. Motivasyon konusundaki başarısı zaten her daim dillere destan. Ama onu ülkenin belki de en önde gelen teknik adamı yapan önemli bir özelliği var. Hayatta yükselmiş ve başarılı olmuş her birey gibi, Fatih Terim de risk almayı seven, hatta buna bayılan bir yapıya sahip. Rusya maçı ve bu maç için aday kadroyu açıklarken, Maksimir’deki “sessizliğin” kafasındaki cesur 11’i çıkarma konusunda kendisine en büyük yardımı yapacağını biliyordu hoca, benim fikrime göre. Neticesinde bizlerin bile büyük şüpheyle yaklaştığı ve çoğumuzun “bu kadro çıkarılır mı hoca” diye isyan ettiği böylesine genç ve tecrübesiz bir 11’i, iç sahadaki bir resmi maçta, dolu tribünler önünde (hele ki maç İstanbul’daysa) çıkarmaması büyük olasılık. Herhangi bir seribaşı deplasmanda, rakip taraftar baskısıyla oynanacak bir maçta da (Hırvatistan dahil) bu ilk 11 koordinasyon kurmakta zorlanabilirdi. Ama belli ki genç oyuncular maç saatinden çok önce, kendilerine bu radikal fırsatın tanınacağından haberdar olmuşlar (ya da sezmişler) ve maça mental olarak iyi hazırlanmışlar. Bu riskin ve motivasyonun neticesinde, oyuncularımız mücadelenin ilk düdüğü çalınır çalınmaz, maç öncesi kağıt üzerinde çarpışan 11’lerden farklı şeyler olacağını bize hissettirdi. Doğal olarak 3 ay önceki maçın ilk 11’inden sadece 2 değişik oyuncuyla çıkan Hırvatistan’ın bu kadromuzu silkeleyeceği düşünülse de, bu sefer kazın ayağı öyle olmadı.

Zagreb deplasmanları, Avrupa’da milli bazda mücadele eden her takım için korkutucu deplasmanlar olmuştur. Hırvatların nesiller boyu süregelen “teknik” özellikteki milli takımlarının, uzun süre yenilmezliğini koruduğu Maksimir Stadı’nda nice dev takımların canını yaktıkları hatırlıyoruz. Yugoslavya İç Savaşı’nın kıvılcımlarından birinin ateşlendiği tarihi Dinamo Zagreb - Kızılyıldız maçına tanıklık eden, bizim halihazırda arayışta olduğumuz “milli takım stadyumu” olgusunun Hırvatlar tarafından yaklaşık 20 senedir gerçekleştirildiği bir stadyum Maksimir. Gerek Hırvat tarafında, gerek bizim tarafta maç öncesi oluşturulan atmosfer dahilinde Hırvatistan Milli Takımı’nın maça net favori olarak servis edildiğine şahit olduk. Bu durum Maksimir’in etkisiyle birleşince, kravatın ve tükenmez kalemin mucitleri tarafından bir kez daha “üzülmemizin” ön habercisi olabilirdi, ama… Maksimir’i yıllarca geçilmez yapan “seyirci” faktörü bu sefer bizim lehimizeydi. Hiçbirimiz farketmesek de bu maçın seyircisiz oluşunun en önemli yansımalarından biri belki de çok önceden Fatih Terim’in zihninde oluştu.

Risk budur

Fatih hoca, hiç şüphesiz taktisyenliğini şimdiye kadar çoğu kere kanıtlamış bir isim. Motivasyon konusundaki başarısı zaten her daim dillere destan. Ama onu ülkenin belki de en önde gelen teknik adamı yapan önemli bir özelliği var. Hayatta yükselmiş ve başarılı olmuş her birey gibi, Fatih Terim de risk almayı seven, hatta buna bayılan bir yapıya sahip. Rusya maçı ve bu maç için aday kadroyu açıklarken, Maksimir’deki “sessizliğin” kafasındaki cesur 11’i çıkarma konusunda kendisine en büyük yardımı yapacağını biliyordu hoca, benim fikrime göre. Neticesinde bizlerin bile büyük şüpheyle yaklaştığı ve çoğumuzun “bu kadro çıkarılır mı hoca” diye isyan ettiği böylesine genç ve tecrübesiz bir 11’i, iç sahadaki bir resmi maçta, dolu tribünler önünde (hele ki maç İstanbul’daysa) çıkarmaması büyük olasılık. Herhangi bir seribaşı deplasmanda, rakip taraftar baskısıyla oynanacak bir maçta da (Hırvatistan dahil) bu ilk 11 koordinasyon kurmakta zorlanabilirdi. Ama belli ki genç oyuncular maç saatinden çok önce, kendilerine bu radikal fırsatın tanınacağından haberdar olmuşlar (ya da sezmişler) ve maça mental olarak iyi hazırlanmışlar. Bu riskin ve motivasyonun neticesinde, oyuncularımız mücadelenin ilk düdüğü çalınır çalınmaz, maç öncesi kağıt üzerinde çarpışan 11’lerden farklı şeyler olacağını bize hissettirdi. Doğal olarak 3 ay önceki maçın ilk 11’inden sadece 2 değişik oyuncuyla çıkan Hırvatistan’ın bu kadromuzu silkeleyeceği düşünülse de, bu sefer kazın ayağı öyle olmadı.

Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?
Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?

Emre Mor Gerçeği

Emre Mor Gerçeği

Emre Mor gerçekten, Allah’ın meziyetlerini ona, onu da milli takımımıza bağışladığı bir yetenek. Hazırlık maçında marş seremonisindeki hareketini ve dün oyundan çıkarken Fatih hocaya karşı gösterdiği agresifliği, henüz “büyüme” çağında olmasına verelim. Ama bu kadar genç olmasına rağmen, takım oyununu onun üzerine kurmak, kesinlikle Emre’nin bu ağırlığın altında ezilmesine yol açmayacaktır. Çek maçında bize gösterdiklerini, başlama düdüğüyle birlikte Zagreb’de devam ettirdi. Top saklama ve topla birlikte dribbling özelliklerinin üst düzeyliği bir yana, Arda’dan beri “cuk diye oturan ara pası” konusunda böylesine başarılı bir oyuncumuz olduğunu ben şahsen hatırlamıyorum. (Hakan Çalhanoğlu’nda da bu potansiyel var lakin, milli maçlarda henüz şahit olamadık.)

Maç başlar başlamaz Emre’nin takıma kattığı enerji ve Şener’in de beklenenden yukarıda bir performans göstermesi, o koridordan etkili gelmemize olanak verdi. Tabi karşılarındaki Strinic - Perisic ikilisinin, Euro 2016’daki maçtan daha düşük bir konsantrasyonla oynamasının da bu durumda payı yok diyemeyiz. Öte yandan ters koridorda da Hırvatların “Emre Mor”u Marko Pjaca, enerjisiyle İsmail’i ve Kaan’ı maç boyunca zorladı. Marko Pjaca, geçen sene Dinamo Zagreb’deki performansıyla Juventus’a 35 milyon €’luk transferinin yolunu açmıştı. Dünkü maçta da topuk paslarındaki estetiği başta olmak üzere, ileri etkili çıkışları ve hava toplarındaki başarısı Hırvatistan takımına oyun içinde önderlik etti diyebiliriz. Oyunun iki koridorunda şahit olduğumuz bu hareketlilik, maçın da aksiyonlu geçmesini ve sıkıcı tempodan uzak bir maç izlememizi sağladı.

Emre Mor gerçekten, Allah’ın meziyetlerini ona, onu da milli takımımıza bağışladığı bir yetenek. Hazırlık maçında marş seremonisindeki hareketini ve dün oyundan çıkarken Fatih hocaya karşı gösterdiği agresifliği, henüz “büyüme” çağında olmasına verelim. Ama bu kadar genç olmasına rağmen, takım oyununu onun üzerine kurmak, kesinlikle Emre’nin bu ağırlığın altında ezilmesine yol açmayacaktır. Çek maçında bize gösterdiklerini, başlama düdüğüyle birlikte Zagreb’de devam ettirdi. Top saklama ve topla birlikte dribbling özelliklerinin üst düzeyliği bir yana, Arda’dan beri “cuk diye oturan ara pası” konusunda böylesine başarılı bir oyuncumuz olduğunu ben şahsen hatırlamıyorum. (Hakan Çalhanoğlu’nda da bu potansiyel var lakin, milli maçlarda henüz şahit olamadık.)

Maç başlar başlamaz Emre’nin takıma kattığı enerji ve Şener’in de beklenenden yukarıda bir performans göstermesi, o koridordan etkili gelmemize olanak verdi. Tabi karşılarındaki Strinic - Perisic ikilisinin, Euro 2016’daki maçtan daha düşük bir konsantrasyonla oynamasının da bu durumda payı yok diyemeyiz. Öte yandan ters koridorda da Hırvatların “Emre Mor”u Marko Pjaca, enerjisiyle İsmail’i ve Kaan’ı maç boyunca zorladı. Marko Pjaca, geçen sene Dinamo Zagreb’deki performansıyla Juventus’a 35 milyon €’luk transferinin yolunu açmıştı. Dünkü maçta da topuk paslarındaki estetiği başta olmak üzere, ileri etkili çıkışları ve hava toplarındaki başarısı Hırvatistan takımına oyun içinde önderlik etti diyebiliriz. Oyunun iki koridorunda şahit olduğumuz bu hareketlilik, maçın da aksiyonlu geçmesini ve sıkıcı tempodan uzak bir maç izlememizi sağladı.

Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?
Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?

Luka Modric ve Hakan Çalhanoğlu

Luka Modric ve Hakan Çalhanoğlu

Tabii genç Pjaca’dan bahsediyoruz ama, ondan önce bir Modric gerçeği var. Luka Modric, en kötü oyununda bile fark yaratan, “yıldız” tabirini sonuna kadar hak etmiş bir oyuncu. Dün en iyi oyunlarından birini sergilemese de (yine de fena değildi), tıpkı 3 ay önce bizi yendikleri maçtaki gibi tek bir hareket ortaya koydu, İsmail’e penaltıyı yaptırdı ve takımına gol yolunu açtırdı. Tabii onların Modric’i varsa, bizim de Çalhanoğlu’muz var! Modric’in penaltıyı hediye etmesine benzer şekilde, kötü oynadığı ilk devrenin son anında attığı mükemmel frikik golüyle “kötü oynarım ama fark yaratırım” mesajını gönderdi Çalhanoğlu. Şu bir gerçek ki Hakan Çalhanoğlu’nun, özellikle milli takım yeni bir jenerasyon yapılanmasına giriyorsa, ne kadar kötü oynarsa oynasın ilk 11’de yeri var. Ama dünkü oyunun kötüleri arasında olduğu bir gerçek.

Ozan’ın da bütün iyi niyeti ve enerjisine rağmen orta sahada çok pas hatası yapması, Hırvatların kadro kalitesini ilk yarının sonlarına doğru yavaş yavaş göstermelerine sebep oldu. Pjaca, Modric, çok iyi oynamasalar da Perisic, Mandzukic vuruş kaliteleriyle ilk yarıda skoru 4-0 yapabilirlerdi ama direkler sağolsun buna müsaade etmediler. (Perisic saçıyla bu sefer dikkatleri çekmedi neyse ki.) İkinci yarıda ise Fatih Terim, son anda atılan golün moraliyle, ondan alışık olduğumuz cesur hamleleri (Gökhan Töre, Nuri Şahin gibi) koyar mı diye içimden geçirmedim değil. Ama hoca alışık olduğumuzun aksine, ikinci yarının başında defans hattında değişiklik yaptı ve oyunu 5-4-1’e çevirdi. İlerleyen dakikalarda Hırvatların galibiyet akınlarına karşılık, bu sistemde yine değişiklik yapmadı ve forvetsiz oyun tercih etti. Belki de Hırvatların ikinci yarıda düşen performansına karşılık olarak, Gökhan Töre’yi tercih etse ileride daha önemli şanslar yaratabilirdik.

Millilerimiz iki devre boyunca, Euro 2016’daki Hırvatistan maçının çok daha üzerinde bir mücadele gücü gösterdi. Bunun neticesinde de o maça göre daha kötü bir Hırvatistan’a karşı, deplasmanda alınan 1 puanla grup mücadelelerine başladık. Kötü sonuç mu? Kesinlikle değil. Hele ki ilginç bir şekilde grupta üç maçın 1-1’lik skorlarla bittiği ve sıralamanın henüz başlamadığı bir tabloda, Hırvatistan deplasmanını bu şekilde elimine etmek önemli bir avantaj. Ama konsantrasyondan böylesine uzak bir Hırvatistan’a karşı, maç öncesindeki riskin maç sırasında pozitif enerjiye dönüştüğü bir ortamda, 3 puana erişilebilecek durumda olduğumuz da bir gerçek. Ne mutlu ki maçtan önce kabul edebileceğimiz bir skoru, maçtan sonra beğenmeyebiliyoruz. Bu enerji ve bu mücadele gücünün, eleme maçlarının tamamına yayılması ve en sonunda Rusya’ya uçak bileti olarak bize dönmesi, en büyük temennimiz.

Tabii genç Pjaca’dan bahsediyoruz ama, ondan önce bir Modric gerçeği var. Luka Modric, en kötü oyununda bile fark yaratan, “yıldız” tabirini sonuna kadar hak etmiş bir oyuncu. Dün en iyi oyunlarından birini sergilemese de (yine de fena değildi), tıpkı 3 ay önce bizi yendikleri maçtaki gibi tek bir hareket ortaya koydu, İsmail’e penaltıyı yaptırdı ve takımına gol yolunu açtırdı. Tabii onların Modric’i varsa, bizim de Çalhanoğlu’muz var! Modric’in penaltıyı hediye etmesine benzer şekilde, kötü oynadığı ilk devrenin son anında attığı mükemmel frikik golüyle “kötü oynarım ama fark yaratırım” mesajını gönderdi Çalhanoğlu. Şu bir gerçek ki Hakan Çalhanoğlu’nun, özellikle milli takım yeni bir jenerasyon yapılanmasına giriyorsa, ne kadar kötü oynarsa oynasın ilk 11’de yeri var. Ama dünkü oyunun kötüleri arasında olduğu bir gerçek.

Ozan’ın da bütün iyi niyeti ve enerjisine rağmen orta sahada çok pas hatası yapması, Hırvatların kadro kalitesini ilk yarının sonlarına doğru yavaş yavaş göstermelerine sebep oldu. Pjaca, Modric, çok iyi oynamasalar da Perisic, Mandzukic vuruş kaliteleriyle ilk yarıda skoru 4-0 yapabilirlerdi ama direkler sağolsun buna müsaade etmediler. (Perisic saçıyla bu sefer dikkatleri çekmedi neyse ki.) İkinci yarıda ise Fatih Terim, son anda atılan golün moraliyle, ondan alışık olduğumuz cesur hamleleri (Gökhan Töre, Nuri Şahin gibi) koyar mı diye içimden geçirmedim değil. Ama hoca alışık olduğumuzun aksine, ikinci yarının başında defans hattında değişiklik yaptı ve oyunu 5-4-1’e çevirdi. İlerleyen dakikalarda Hırvatların galibiyet akınlarına karşılık, bu sistemde yine değişiklik yapmadı ve forvetsiz oyun tercih etti. Belki de Hırvatların ikinci yarıda düşen performansına karşılık olarak, Gökhan Töre’yi tercih etse ileride daha önemli şanslar yaratabilirdik.

Millilerimiz iki devre boyunca, Euro 2016’daki Hırvatistan maçının çok daha üzerinde bir mücadele gücü gösterdi. Bunun neticesinde de o maça göre daha kötü bir Hırvatistan’a karşı, deplasmanda alınan 1 puanla grup mücadelelerine başladık. Kötü sonuç mu? Kesinlikle değil. Hele ki ilginç bir şekilde grupta üç maçın 1-1’lik skorlarla bittiği ve sıralamanın henüz başlamadığı bir tabloda, Hırvatistan deplasmanını bu şekilde elimine etmek önemli bir avantaj. Ama konsantrasyondan böylesine uzak bir Hırvatistan’a karşı, maç öncesindeki riskin maç sırasında pozitif enerjiye dönüştüğü bir ortamda, 3 puana erişilebilecek durumda olduğumuz da bir gerçek. Ne mutlu ki maçtan önce kabul edebileceğimiz bir skoru, maçtan sonra beğenmeyebiliyoruz. Bu enerji ve bu mücadele gücünün, eleme maçlarının tamamına yayılması ve en sonunda Rusya’ya uçak bileti olarak bize dönmesi, en büyük temennimiz.

Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?
Hırvatistan'dan İstediğimizi Aldık... Mı?

Cacic'e Ayrı Parantez

Cacic'e Ayrı Parantez

Yazının son bölümünde Hırvatistan Milli Takımı’nın teknik patronu Ante Cacic’e de ufak bir bölüm ayırmak istiyorum. Elinde son derece yüksek profilli bir kadro olmasına rağmen, sanki Ante Cacic bu takımın önünü açmak yerine önünde bir set olmayı tercih ediyor. Fatih Terim, her ne kadar sıkça eleştirsek de zihninde oluşturduğu oyun içi varyasyonları sahada uygulamaktan geri kalmıyor ve bu durum bazen takımımızın ivme kazanmasına oluyor. Ante Cacic ise dün baştan sona aynı formasyonda kalmayı tercih etti ve bana göre ikinci yarıda bu durum takımında dinamizm kaybına neden oldu. (Brozovic hamlesini bile son 10 dakikaya kadar bekledi, tabii biz bunun için “iyi ki bekledi” diyoruz!) Maç öncesi fair play’lik hareketlerine rağmen, maç sonrasında durağan ve etkisiz kenar yönetimini “Türkler şanslıydı”ya bağlaması da ayrı konu. (Hırvat futbolseverler bu bahaneyi yiyecekler midir, hiç sanmıyorum.) Fatih Terim'in doğum gününü kutlaması, forma hediyesi vs. Cacic’in iyi ruhlu bir insan olduğunun göstergesi. Ama performans olarak Hırvatistan teknik direktörleri arasında Fransa 98 fatihi Miroslav Blazevic, eski dost Slaven Bilic, Zlatko Kranjcar, hatta Niko Kovac’dan daha ön sırada yer alabilecek mi, bence çok zor. Ve şu da ayrı bir gerçek ki Hırvatlar, milli takımı bırakan Darijo Srna'yı kesinlikle çok arayacaktır.

(Yazıdaki görseller, Türkiye Futbol Milli Takımları resmi twitter adresi @MilliTakimlar'dan alınmıştır.)

Yazının son bölümünde Hırvatistan Milli Takımı’nın teknik patronu Ante Cacic’e de ufak bir bölüm ayırmak istiyorum. Elinde son derece yüksek profilli bir kadro olmasına rağmen, sanki Ante Cacic bu takımın önünü açmak yerine önünde bir set olmayı tercih ediyor. Fatih Terim, her ne kadar sıkça eleştirsek de zihninde oluşturduğu oyun içi varyasyonları sahada uygulamaktan geri kalmıyor ve bu durum bazen takımımızın ivme kazanmasına oluyor. Ante Cacic ise dün baştan sona aynı formasyonda kalmayı tercih etti ve bana göre ikinci yarıda bu durum takımında dinamizm kaybına neden oldu. (Brozovic hamlesini bile son 10 dakikaya kadar bekledi, tabii biz bunun için “iyi ki bekledi” diyoruz!) Maç öncesi fair play’lik hareketlerine rağmen, maç sonrasında durağan ve etkisiz kenar yönetimini “Türkler şanslıydı”ya bağlaması da ayrı konu. (Hırvat futbolseverler bu bahaneyi yiyecekler midir, hiç sanmıyorum.) Fatih Terim'in doğum gününü kutlaması, forma hediyesi vs. Cacic’in iyi ruhlu bir insan olduğunun göstergesi. Ama performans olarak Hırvatistan teknik direktörleri arasında Fransa 98 fatihi Miroslav Blazevic, eski dost Slaven Bilic, Zlatko Kranjcar, hatta Niko Kovac’dan daha ön sırada yer alabilecek mi, bence çok zor. Ve şu da ayrı bir gerçek ki Hırvatlar, milli takımı bırakan Darijo Srna'yı kesinlikle çok arayacaktır.

(Yazıdaki görseller, Türkiye Futbol Milli Takımları resmi twitter adresi @MilliTakimlar'dan alınmıştır.)

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.