Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Ertuğ Alagöz 06.08.2016

Kimilerine göre dünyanın ilk terör örgütü, kimilerine göre ise özgürlük ve adaletin bekçileri. Üzerinde pek çok rivayet dönen Hasan Sabbah ve Haşhaşilerle karşınızdayız.

“Hiçbir şey doğru değildir ve her şeye izin vardır.” Hasan Sabbah tarafından söylenen bu cümle, hem Hasan Sabbah’ın kendi iç dünyasını hem de “Kartalın Öğretisi” olarak da bilinen Alamut Kalesi’nde yarattığı dünyayı anlama açısından büyük önem taşıyor. Diğer yandan Hasan Sabbah’ın hikayesi ve üzerinde dolaşan rivayetleri düşündüğümüzde onun hakkında söylenen neredeyse hiçbir şeyin doğruluğunun kesin olmaması da yine bize bu cümleyi hatırlatıyor. Bu durum da onu neredeyse masalsı bir karaktere dönüştürüyor.

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Kesin olmayan bilgiler kendisinin doğumuyla birlikte başlıyor. Öncelikle Hasan Sabbah’ın doğum tarihi konusunda bile net bir bilgi olmadığını belirtmek lazım. Yine de 11. yüzyılın ortalarında doğduğu tahmin ediliyor. Kum kentinde dünyaya gelen Hasan Sabbah burada ilk dini eğitimini aldıktan sonra, o 7 yaşındayken, Rey şehrine taşındılar ve burada 17 yaşına kadar evde çalışmalarını sürdürdü. Yabancı diller, felsefe, matematik, astronomi ve el falı ile ilgilenen Hasan Sabbah, ardından da bu şehirde oldukça etkin olan İsmaili akımıyla tanıştı. Esasen başlarda fazla etkilenmemişti, hatta İsmaili öğretisinin dine aykırı olduğunu bile düşündü. Ancak tartışma yaptıkça ikna oldu ve kendi ifadesiyle söylersek “Gerçek iman bu olmalı” diyerek İsmaili öğretisine daha derinden bakmaya karar verdi. Bu karar ise onun ve pek çok insanın hayatını değiştirecekti.

Hasan Sabbah daha sonra Rey’den ayrıldı ve İsfahan, Azerbaycan, Silvan, Mezopotamya, Suriye, Filistin’den geçerek Mısır’a ulaştı. Burası o dönem İsmaililerin devleti olan Fatimilerin kontrolündeydi. Burada 3 sene kaldıktan sonra ise muhtemelen vezir Bedr el-Cemali ile arasındaki ihtilaftan dolayı sürüldü ve Kuzey Afrika’ya gitti. Ardından da Suriye yeni durağı oldu ve bundan sonra da İran’ı dolaşarak misyonerlik faaliyetleri yürüttü. Bu arada bir rivayete göre Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah sınıf arkadaşıdır. Bu üç arkadaşın temel amacı, İran topraklarından Selçukluları çıkarmaktır ve bu uğurda kim gücü elde ederse diğerlerine yardım edeceklerine dair söz verirler. Sonuçta Nizamülmülk Selçuklu veziri olur ancak Ömer Hayyam kendi kabuğuna çekilir ve kendisine emekli maaşı bağlanmasını ister. Hasan Sabbah ise kendisine önerilen valiliği geri çevirir ve daha yüksek bir mevki talep eder. Hatta vezirliğe göz diktiği bile söylenmiştir. Bundan dolayı Nizamülmülk onun hakkında karalama faaliyetleri yürütür ve Hasan Sabbah da Mısır’a gider. Ancak bu iddia, bu kişilerin yaşları nedeniyle asılsızdır. Zira diğerlerinden 30 yaş büyük olan Nizamülmülk’ün onlarla sınıf arkadaşı olma olasılığı pek yoktur. Buna karşın Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah’ın arkadaş olduğu düşünülmektedir.

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler
Ömer Hayyam (1048-1131)

Hasan Sabbah dikkatini tamamen İran’a vermeye karar verdi. Ondan sonra da Deylem bölgesi üzerine yoğunlaştı. Zira buradaki yerli halk savaşçı ve geleneklerini sürdüren bir topluluktu, bu da Hasan Sabbah’ın tam olarak istediği türden bir şeydi. Bir süre burada misyonerlik faaliyetleri yürüttü ve bölge halkını yavaş yavaş kendi yanına çekti. Ardından da yeni hedefini belirledi: Geniş bir vadiye hakim, fethedilemez Alamut Kalesi. Efsaneye göre Deylem krallarından biri bir kale inşa etmek için bir yer ararken kartalını salmış, kartal da bu tepeye konunca kalenin buraya yapılmasına karar verilmişti. Bu yüzden de buraya “Kartalın Öğretisi” anlamına gelen Aluh Amut ismi verilmişti. Ancak burayı öyle kolayca ele geçirmesi pek mümkün gözükmüyordu, zira kale Alevi Mehdi adında bir hükümdara aitti ve sultanın malıydı. Hasan Sabbah farklı bir yol izlemeye karar verdi. Önce bölgeye büyük dailerini (misyonerlerini) göndererek buradaki topluluğu etkilemeye çalıştı ve bunda başarılı oldu. Ancak kalenin hükümdarı bunun üstesinden bir şekilde geldi. Yine de daha sonrasında bir anlaşma yoluna gittiler. Rivayete göre Hasan Sabbah bir ineğin derisinin kapsayacağı yer karşılığında ona 3 bin altın vermeyi taahhüt etti. Mehdi de tabii ki bunun çok mantıklı bir anlaşma olduğunu düşünerek hemen kabul etti. Ancak Hasan Sabbah ineğin derisini ince ince kestirerek kalenin etrafını tamamen dolaşabilecek kadar uzun olmasını sağladı. Böylece bu oyunla bütün kaleyi kapsayan inek derisi sayesinde Hasan Sabbah 3 bin altına kalenin sahibi oldu. Kalenin ele geçirilmesiyle birlikte de Haşhaşi tarikatı kurulmuş oldu.

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Böylece Selçuklulara ve onlara bağlı olan Abbasi halifesine karşı olan mücadelesine de başlayan Hasan Sabbah, kalenin içinde de dört bir taraftan gelen gençleri fedai olarak eğitiyordu. Çok önemli alimleri bünyesinde barındıran tarikat, gençlere matematik, edebiyat, din gibi konuların yanında dayanıklılık, yakın dövüş gibi konularda da eğitim veriyordu. Bu sırada Alamut’un Hasan Sabbah’ın eline geçtiği haberini alan Selçuklular da boş durmadı. Gelen haberlerden oldukça tedirgin olan Nizamülmülk hemen Alamut’un üzerine bir ordu yolladı, ancak bu ordu hiçbir sonuç alamadı. Diğer yandan Hasan Sabbah da planını işletmeye devam ediyordu.

Bir gün Ömer Hayyam’la oturup ona planlarını anlatırken, Ömer Hayyam ona “Bu insanlar cennet için yaşıyorlar, ancak onlara bir cennet verebilirsen onları yönetirsin” cevabını vermişti. Bu cevap onu inanılmaz etkiledi ve planındaki anahtar görevi teşkil eden parçayı oluşturması için ona ilham kaynağı oldu. Dört bir taraftan güzel köle kızları Alamut’un kimsenin girmediği arka bahçelerine yerleştiren ve burayı düzenleyip güzelleştirerek yapay bir cennet haline getiren Hasan Sabbah, yetiştirdiği genç fedaileri arasından en çok gelişme gösterenleri yanına çağırarak onları “cennete” göndereceğini söylemişti. Haşhaşın etkisiyle uyutarak onları bu bahçelere indirmiş, uyandıklarında etrafında güzel kızları, meyveleri, şarabı, inanılmaz güzellikteki bahçeleri gören fedailer de haşhaşın da etkisiyle kendilerini gerçekten cennette sanmışlardı. Onlara Haşhaşi denmesinin sebebinin ise bu olduğu söylenmektedir. Diğer yandan, özellikle Haçlı Seferleri kayıtlarında onları tarif etmek için düzenledikleri suikastlerden dolayı suikastçi anlamına gelen “assasini” kelimesinin kullanıldığı görülmüştür. Haşhaşi kelimesinin “assasini”den geldiği bir başka görüştür.

Tarikatı içinde Seyduna da denilen Hasan Sabbah, cennet bahçeleri yardımıyla tam bir bağlılık elde etti. Zira cennete gittiğini düşünen fedailer korkusuz bir hale gelmişti ve tekrar cennete gidebilmek için ölmeyi göze almışlardı. Hasan Sabbah da onların bu korkusuzluğundan faydalandı ve ilk olarak Nizamülmülk’e fedailerinin birini kullanarak suikast düzenledi. Selçuklu Devleti’nin büyük veziri Nizamülmülk ölmüştü, tabii fedainin de oracıkta öldürüldüğünü söylemeye gerek yok. Bu arada fedailere göreve giderken de haşhaş verilip daha da korkusuz hale getirildikleri rivayet edilir. Bunda doğruluk payı olabilir. Diğer yandan Nizamülmülk, öldürülen tek kişi değildi. Ondan sonra da birçok büyük sunni din alimi ve Selçuklu Devleti’nin üst düzey yetkilisi de Hasan Sabbah tarafından öldürtülmüştü.

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler
Nizamülmülk (1018-1092)

Daha sonrasında Melikşah’ın da şüpheli ölümü üzerine Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları başladı. Sultan Sencer, Berkyaruk ve Muhammed Tapar arasındaki taht kavgalarından çok iyi faydalanan Hasan Sabbah, bunu kendi lehine kullandı ve daha da güç kazandı. Ardından başa gelen Berkyaruk’tan sonra Muhammed Tapar’la birlikte Büyük Selçuklu Devleti de büyük güç kaybetmeye başladı. Merkezi otoritesi iyice sarsılan Büyük Selçuklu Devleti’nin o dönemki veziri Ahmed bin Nizam-ül-mülk’ün de (Nizamülmülk’ün oğlu) bir Haşhaşi fedaisi tarafından saldırıya uğraması, Haşhaşilerin hâlâ çok tehlikeli olduğunu gösteriyordu. Yine de vezir öldürülememişti ancak Muhammed Tapar da Alamut’a düzenlenen seferlerde başarısız oldu. Bu arada Selçukluların seferleri sırasında olduğu rivayet edilen bir olay eğer gerçekse, hem Melikşah'ın hem de kendisinden sonra gelenlerin düzenlediği seferlerin neden başarısız olduğu konusunda bize ipucu verebilir.

Yine bir Selçuklu kuşatması sırasında kaleye gelen Melikşah'ın elçileri Hasan Sabbah'la konuşurken Hasan Sabbah onlara ne kadar kararlı olduklarını göstermek ister. Daha önceden "cennete" gönderdiği 2 fedaisini elçilerin yanında yanına çağırarak onlara kendilerini öldürürlerse cennete gideceklerini söyler. Fedailer ise bunu büyük bir mutlulukla gerçekleştirirler. Öldüklerinde ise suratlarında hala o mutlu ifade vardır. Gördüklerinden çok etkilenen elçiler orduya döndüklerinde bu olayı anlatırlar ve ordu içindeki kazanabileceklerine dair umut yerle bir olur.

Bu arada Muhammed Tapar'ın ölümünden sonra gücü ele geçiren Sultan Sencer’in de ilk amaçlarından biri Alamut Kalesi’ndeki Haşhaşileri ortadan kaldırmak olmuştu. Bu uğurda o da kendinden öncekiler gibi birçok sefer düzenledi ve Hasan Sabbah’ın peşine kelle avcılarını taktı. Ancak yine sonuç alınamadı. Hasan Sabbah ise Sultan Sencer’e bir barış teklifi götürmesine karşın bu, sultan tarafından kabul edilmedi. Hasan Sabbah’ın her yerde gözü ve eli vardı. Sonuç olarak sarayda da adamları vardı ve bir gün sultan baş ucuna saplanmış bir hançer, yanında da bir not buldu. Notta şu yazıyordu: Ben istemez miydim o hançer sert taşa değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın. Sonuçta Sultan Sencer ne denli büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu anlayınca Hasan Sabbah’la uğraşmayı bıraktı ve Hasan Sabbah 1124’teki ölümüne dek bir saldırıyla karşılaşmadı. Diğer yandan Alamut Kalesi’ni ele geçirdiği 1090 yılından öldüğü 1124 yılına kadar 34 yıl boyunca kaleden ayrılmamıştı. Hasan Sabbah ölümüne kadar bir çok önemli insanın ölümünde rol oynamış, birçok kaleyi ele geçirmiş ve çok büyük bir kitleyi yönlendirmişti. O öldükten sonra da 100 yıl boyunca Alamut Kalesi’ndeki varlığı devam eden Haşhaşilerin sonu, İlhanlıların üst üste saldırıları sonucunda en sonunda Alamut Kalesi’nin yıkılmasıyla gelmişti.

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Hasan Sabbah, kimileri tarafından sevilen kimileri tarafından ise fazlasıyla nefret edilen tartışmalı bir figürdür. Ancak iki tarafın da ortak paydası onun çok zeki, entelektüel birikime sahip, oldukça bilgili ve aynı zamanda adaletli biri oluşuydu. Hatta bir kale komutanının ölümünde rol oynadığı iddia edilen kendi oğlunun idam kararını verecek kadar adaletli. Diğer yandan, bazı kaynaklar onun Allah’ın varlığına şüpheyle yaklaşan bir agnostik olduğunu söyler: “Hiçbir şey doğru değildir ve her şeye izin vardır.” Hayatı boyunca gerçeği aramaya çalışmış, ancak buna ömrünün yetmeyeceğini anlamıştır. Ona göre gerçek, çetrefilli ve dikenli bir yoldur. İnsanlar ise gerçeği aramaya değil, onlara anlatılan masallara inanmaya meyillidir. O da güce ulaşan yolda bunu çok etkin bir şekilde kullanmıştır.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.