Dolapdere Feat. Bomonti Bit

Alican Arıcan 16.08.2016

Bir pazar gününün öğleden sonrasını harcadım bit pazarlarında...

15 Temmuz kalkışması sonrasında atılan tivitlere, atılan bu tivitlerin etkilerine bakılırsa 14 Ağustos tarihi ayrı bir önem arz ediyordu. Bu tarihte Ak Parti, 15. yaşını kutluyordu. İnsanlar o tivitlerden dolayı gergin, ortamda “n'olacak olm?” sorusu hakim, gergin bir bekleyiş…

Ben bu yazıyı yazarken hala 14 Ağustos ve iddia edildiği gibi yeni bir olay yaşanmadı. Neyse, ben bu pazar sabahının öğleden sonrasında evde sıkıldım. “Zaten bir hafta sonum var” dedim ve kendimi Dolapdere Bit Pazarına attım. Dolapdere Bit Pazarı yine bildiğiniz gibi. Bilmeyenler için özetleyeyim; DRAMATİK. Yine ablalar ve abiler, siyahı, beyazı, çekik gözlüsü, şirin sözlüsü, kirli sakallısı, çok saçlısı, az doymuşu, çok düşünmüşü demeden tezgahları açmışlar. Yani bazıları tezgahını açmış, bazıları da örtüyü sermiş, satabileceği ne varsa koymuş örtünün üstüne. Hani bir laf var ya; “NE ARARSAN VAR” diye, Dolapdere Bit Pazarında gerçekten ne ararsan var ya…

Ben, Osman Yalçın diye bir abimizin, Özyürek Yayınevi’nden çıkardığı YOZGAT isimli kitapçığı satın aldım. 3 liraydı. Kitapçığın da ikinci baskısıymış. Kitapçığı aldığım abiyle çok kısa bir muhabbet gerçekleştirdik. Aynen şöyleydi:

-Abi azar kaçta açılıyo?
-Yani aslında bu pazar, cumartesi gününden açılıyo…
-Nası ya, pazar sabahı açılmıyo mu?
-Yok, burda oturanlar zaten cumartesi gününden açmış oluyo tezgahı..
-Haaa…
-(abi sustu ve başka bi’ şeyle ilgilenmeye başladı)
-Kolay gelsin abi, hayırlı işler.
-Saaaaoooğğ…
-Bak bak şunları da çek…
-Neyi?
-Şu talanı da çek…
-Talan mı?
-Yahu şunlara baksana talan değil mi bu?
-Heeee…

Eve gelince kitapçığı inceledim. Adından senaryosu anlaşılan filmler, kapak görselinden olay örgüsü keşfedilebilen kitaplar gibi, Yozgat da bekleneni verdi. Hazırlandığı döneme ait nüfus bilgisi, sınırları, komşuları, iklimi, bitki örtüsü, mutfağı ve dahasını anlatıyordu kitapçık. Şimdi Yozgat hakkında bilgi edinmek istediğimizde birkaç dakika içinde bilginin kralını edinebiliyoruz. Bu kitapçık 1969 yılında basılmış. O zamanlar için mühim bir kaynak olsa gerek. Düşünsene, internet yok, selfie yok, özçekim zaten yok, kahve zincirleri yok, Tarkan yok, beach'ler yok, Kerimcan Durmaz’ın zerresi yok, Kral TV Video Müzik Ödülleri'nde en iyi çıkış yapan rock grubunun mesajlı tişörtü yok, ohoooo yok kere yok be! Fakat YOZGAT’ın kitapçığı var. Çok iyi abi, çok samimi, helal olsun be! Kitapçığın giriş sayfasında Yozgat’tan bir görünüş açıklamasıyla siyah-beyaz bir fotoğraf var. Çok güzel. Sanırım o fotoğraf güncellense bu kadar güzel olmazdı. Çünkü eskiye ait her şey çok güzelmiş. İnsan bit pazarında gezince daha net çözebiliyor bazı estetik sorunları.

Neyse efendim, Dolapdere Bit Pazarı dramdan drama depar atarken, ben de akıllı telefonumla bazı fotoğraflar çektim. Neticede bu fotoğraflar dijital. Kimse benim bu fotoğraflarımı 50 sene sonra bir yerlerde satamaz. Anca üşenmeyip çıktısını alacaksın da… Ohoooo, bir ton iş yükü bu. Şimdi basıyorsun laykını geçiyorsun kardeşim. Ne fotoğrafa dokunması, ne albümü! Tek gerçeğimiz film rulosu ULAN!1!!!

Dolapdere’ye geç kaldım. Esas mesele sabahtan gitmek. Ben ise sabahı kaçıralı neredeyse yıllar oldu. Öğleden sonra gitmiş oldum. Oradan çıktım, Bomonti Bit Pazarına gittim. Kurtuluş’tan doğru yürüyorum da yürüyorum. Bu fiziksel çabam için kendime teşekkür ediyorum. Sonunda Bomonti Bit Pazarındayım. Kimileri için Bomonti Antika Pazarı. Burası da çok güzel be kardeşim! Pazar girişinde iki abinin muhabbetine şahit oluyorum. Oralara dikilen rezidanslara bakıp konuşuyorlar. Birinin elinde fotoğraf makinası var. Bu Zenit tipi makinalardan yani. Dijital falan değil, filmli. ; )

Bu muhabbete şahit olunca, “makine yanlış adamın elinde galiba lan” dedim kendi kendime. Kendimi de onaylayıp pazarın içine doğru yürümeye devam ettim. Bomonti’deki pazar tabii ki Dolapdere’deki dramdan eser barındırmıyor. Aksine, Bomonti’de bir “biz bu eski eşya işinden anlıyoruz ya” havası var. Kaldı ki Dolapdere’deki insanların böyle bir iddiası da yok zaten. Dolapdere’de ne ararsanız bir şekilde bulabilirsiniz gibi bir hissiyat var. Ben yıllar evvel gözlük almıştım mesela. 10 TL’ye. Uzunca bir zaman da kullandım o gözlüğü. Yani tercih edersin, etmezsin ben karışmam orasına. 10 TL’lik gözlük takmak da kendi içinde bir iddiadır tabii…

Dolapdere Feat. Bomonti Bit

Bomonti hem dramsız, hem net. Tezgahlar arasında gezmeye devam ediyorum. Gezenler “klasız lan biz, kaç para ulan bi çömlek” havasında. Bunu eleştirmek için söylemiyorum. Aksine, böyle bir bilincin yerleşmiş olması hoşuma gidiyor. Tabii fiyatlar pahalı Bomonti’de. Yani orada hakikaten bir şeyleri arayan, bulup getiren insanlar var. Ne kadar güzel diye düşündüm gezerken. Birilerinin hayatında böyle bir konu başlığı var. Bir sürü eşya var. Eşyaların hikayeleri var. Bir tezgahın üzerindeki siyah-beyaz fotoğraflar çekiyor dikkatimi. Gidip fotoğraflara bakıyorum. Fiyatını soruyorum ve şöyle bir diyalog geçiyor satıcıyla aramızda:

-Selam, bu fotoğrafların tanesi kaç lira?
-5 lira abi…
-Kamera nerde?
-Ne kamerası abi?
-Şaka kamerası ya, 5 lira olur mu abi bi' fotoğraf?
-Sen fazla alırsan indirim yaparız…
-Ben zaten fazla alırım da; tek fotoğraf, ufacık fotoğraf, neden 5 lira?
-Bilmem ki abi.
-Nası' ya? Hayır, yani hikayelerini mi biliyosunuz mesela… Nereden aldınız bunları abi?
-(burada devreye başka bi' abi giriyor) Abi bu fotoğrafların hikayelerini biliyo musunuz?
-Yok be abi…
-5 lira dedi az önceki arkadaş, o yüzden sordum. Mesela bana yalandan bi' hikaye anlatsan, benim gibi bi' kekoya 5 liraya satarsın tanesini de… Sıfırdan kimse vermez buna 5 lira.
-Doğru…
-Neyse, ben 8 tane alıcam, kaç lira borcum?
-20 olur abi sana... Zaten bugün pazarda da iş yok.
-Abi bugün 14 Ağustos ya, hani manyak herifler bi’ şeyler yapacaz dediler ya… Çıkmadı sanırım insanlar.
-Aaa ben onu unuttum ya… Doğru dedin, sebebi bu olabilir cidden.
-Fotoğraflar kaç liraydı abi?
-Abi 10 ver ya sen.
-Ha şöyle ya, tertemiz. Kolay gelsin, hayırlı işler.

(o ara tezgaha başkası geçiyor, onunla konuşmaya başlıyorum.)

Bir Pazar günü böyle geçti benim için. Şimdi evdeyim. Annem çay demledi sağ olsun. Ben de oturdum bunları yazdım size. İstanbul bundan 20 sene sonra tamamen gökdelenlerin gölgesiyle kaplanmış olacak gibi görünüyor. Dijitalleşen dünya, dokunmatik ekranlar hisleri tek tek öldürüyor. Bu da yılların konusu işte. İnsanlık nereye gidiyor? İnsanlık nereye gittiğine değil de nereden geldiğine bir baksa belki o fotoğrafların tanesi 5 lira olmaz. Hikayeleri de önem kazanır. Şimdi gecenin 12’si. Önümde ufak ebatlarda 8 tane siyah beyaz fotoğraf var. Ne garip ya, kimisi 1934 senesine ait, kimisi 1940, kimisi 1954. Birisi ta Samsun’dan gelmiş buraya, birisi Gelibolu’dan. Hayat ne garip sahiden. Her şey iyice yok olmadan, iyice anlamını yitirmeden geçmişten yer kapmak gerek galiba biraz. Geleceği yıllardır yazıyorlar zaten. Muhtemelen şimdi de 2050’ye mektup yazan birileri vardır. Ne gereği varsa… Halbuki 30 yıl öncesine mektup yaz, özür dile. Bana daha samimi geliyor. Gelecekte yaşayacak insandan özür dile dilesek anlamı yok çünkü. Bu kadar tahrip edilmiş bir ortam bıraktığımız için zaten büyük bir kısım insandan hakaret işitip kemiklerimizi sızlattıracağız.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.