Çağımızın Vebası: Otomatikçilik

Defne Taktak 31.08.2016

‘Haklısın abi’lerin, ‘hıhı anlıyorum’ların, ‘aynen’lerin havada uçuştuğu bir ortam varsa, bilin ki orada en kralından bir de “otomatikçi” vardır.

Otomatikçilik: Ortamın çok konuşanına “ulan arkadaş, ne pis geyiğin varmış be senin, bi’ sus!” diyemediğiniz durumlarda, onun her söylediğini dinliyormuş gibi yaparak onaylama halidir.

Çağımızın Vebası: Otomatikçilik

Otomatikçilik, bazen ritmik kafa hareketleriyle harmanlanarak söylenen “hıhı, anlıyorum” cümlesi ile, bazen ise “ohaa, vay bee” gibi yarı şaşırma, yarı onaylama cümleleriyle paralel olarak icra edilir.

İtiraf edeyim, ben bir otomatikçiyim. Bunu söylemekten de asla çekinmiyorum. İş yerinde, tatilde, çok önemli iş toplantılarında, evde, misafirlikte, kafede, restoranda... Aklınıza gelebilecek her yerde, herkese otomatikçilik yapabiliyorum.

Bir gün, ailecek sevdiğimiz yakın bir arkadaşımızla Beşiktaş maçını izlemek için sözleştik. Arkadaşımızın tek geleceğini düşünüyorduk ancak mekana gittiğimizde yanında yeni kız arkadaşının da olduğunu gördük. Pelin. Kendisini ismen biliyorduk ama ilk defa tanışacaktık. Masaya geçtik, selamlaştık, oturduk.

Maç gecelerini bilirsiniz, bir şeyler yenir, içilir, maç izlenir, maç kazanılırsa bir süre ayı gibi coşulup eve gelinir. Öyle dertten içmeye benzemez maç akşamları.

O gece ortamdan mütevellit hiçbir samimiyet emaresi gösteremediğim ve ilk kez tanıştığım Pelin, aynı semtte oturduğumuzu da duyunca beni yeni kankası ilan etmişti. Galiba başım bir miktar dertteydi ve ben henüz bundan haberdar değildim.

Günlerden bir gün, telefonum acı acı çalıyordu ama ben fark etmemiştim. Yani etmiş olsaydım muhtemelen açmazdım. Arayan numarayı tanımadığım halde bir cesaret açtım.

Arayan Pelin’di.

Çağımızın Vebası: Otomatikçilik

Sanki daha yeni tanışmamışız da yıllardır kankaymışız gibi bir ses tonuyla “Alo Defne, naaaaber cınıms? Ben Pelin” dedi. Telefonda size isminizle hitap eden birine “Hangi Pelin?” diye sormak zordur. Çünkü insan, çaktırmadan devam edeyim, konuşurken hatırlarım nasılsa gibi bir tribe girer. Bende de öyle oldu. Kızı hatırlamamış olmama rağmen “aaa, iyidir canıııım, senden naber?” dedim. İşte onu yapmasaydım iyiydi. Çünkü ben bunu dediğim an Pelin’in yeni kankalığını kabul etmiş bulundum.

Pelin cevap olarak “iyidir yea, maç gecesi pek konuşamadık, eğer müsaitsen sana uğrayayım diyorum, birer kahve içeriz karşılıklı” dedi. İşte o an Pelin’in hangi Pelin olduğunu ve niyetini anladım.

“Aa, çok sevinirim. Hemen gel, hadi bekliyorum” dedim Pelin’e ben.

Pelin geldi.
Pelin’in bir sıkıntısı vardı, çok belliydi.

Çünkü sıkıntısı olmayan biri içeri girer girmez, “hoş geldin, nasılsın?” diyen masum bir insana ilişkisini anlatmaya başlamaz.

Pelin içeri girer girmez on dakika içinde çok pis bi’ geyiğe girdik biz. Daha doğrusu o durmadan anlatıyor ben de kahvenin yanında atıştırırız diye düşünerek sehpaya koyduğum çerezin içinden şam fıstıklarını ayıklıyordum.

Pelin paso anlattı.

Bizim arkadaşı çok sevdiğini ama ilişkilerinin pek tatlı gitmediğini, hatta arkadaşımızın ilişkilerinden hiç haberi olmayan ailesinin de bu ilişkiyi onaylamadığını düşündüğüne kadar anlattıkça anlattı. Çağrı ve Pelin’in Romeo ve Juliet’e taş çıkartan hikayesi bitmek bilmiyordu. Ben içimden “lan acaba Juliet’in de 'ben biraz daha kuruyemiş koyayım, bu arada sen de üzülme kızım yaaa, sana adam mı yok?' diyen otomatikçi arkadaşı var mıdır?” diye düşünüyordum. Muhtemelen yoktu. Dünya edebiyatı kaldıramaz çünkü hikayenin kahramanı çok çileli bir dönemdeyken kuruyemişten şam fıstığı ayıklayan karakteri.

Pelin, dünyanın ne kadar zalim olduğuna da değindi. Ben o sırada artık fıstıkları bitirmiş, kabak çekirdeklerini ayıklayarak dinliyordum Pelin’i. Pelin birden “ee, siz neler yapıyorsunuz, nasıl gidiyor evlilik?” diye sordu. O sırada en büyük derdim “akşam yeşil fasulye mi yapsam, yoksa dışarıdan mı söylesek” olduğu için bir şey diyemedim. Zaten evliliğimle ilgili herhangi bir şey Pelin’in çok da umrunda değildi. Pelin kahveyi içtikçe daha da çok anlattı. Yıllardır tanıdığımız arkadaşımızı bir daha anlattı. İyice ekşidim. Ama dinlemediğim her cümlesinde onu onaylıyor, yer yer de şaşırarak “vay bee, sana da yapılmaz ki bee” diyerek gazlıyordum Pelin’i.

Pelin 6 saat sonunda evine gitti. Şimdi sorsanız ne anlattığına dair tek bir şey hatırlamıyorum. Ama ne onun kalbi kırılmış oldu ne de ben ilgisiz gibi, gamsız gibi görünmüş oldum.

Aradan bir süre geçtikten sonra Pelin’le tatile gittik. Beni her yalnız yakaladığında arkadaşımızı şikayet etti. Ekşitti beni, ben yine otomatikçilik yaptım.

Peki ben bunca hikayeden sonra ne demek istedim ve siz tam bir otomatikçi gibi "hıhı, evet" diye kafanızı sallayarak okudunuz? (Okumadınız mı yoksa lan?)

Otomatikçilik bünyeye zararlıdır arkadaşlar. İnsan ekşitir. İç burkar. Fenalıklar getirir.

Ama karşı tarafa sorsan, her şey güllük gülistanlık.

Yani siz siz olun, otomatikçilik vebasına yakalandıysanız baştan bir sakinleştirici falan alın. Bir yerden sonra bünye kaldırmaz, "Eeeh yeter be!" diye celallenirsiniz, boşu boşuna insan kırmayın.

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

BU YAZARDAN

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.