Bu Böyle Yarım Kalmayacak

Emre Aydın 24.05.2016

Gözlerimizin önünde bir roman yazıyordu Obradovic, hepimizin katılmasını istediği.

Basketbola dair teknik bilgim neredeyse hiç yok. 24 saniye içinde topu rakip takımın çemberinden geçirmek zorunda olduğun bir spor dalıydı benim için sadece. Oynamaktan hiç hoşlanmayıp izlemekten bu kadar zevk aldığım başka bir spor da herhalde yok. Lakin ben ne zaman bir ribaund alamayınca ağlayacak duruma geldim?

Hikaye aslında aidiyet duygusuyla başlıyor. Uzun yıllar boyunca İstanbul dışında yaşayıp tuttuğum takımın herhangi bir spor branşı ile yaşadığım şehre gelmesiyle... Kadın veya erkek, basketbol veya futbol hiç fark etmiyordu. Skorun hiç önemli olmadığı, sadece armanın yanında olmak istediğim zamanlar... 13 yıl boyunca şehrimde neredeyse hiçbir maçı kaçırmadım. Neredeyse her maçta tribündeydim. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, futbol dışında alınan sonuçların da hiçbir önemi yoktu benim için. İzlediğim şey aslında sadece bir basketbol maçıydı.

Sonra "O" geldi. Avrupa'nın en iyi koçu. Zeljko Obradovic. Buraya ikinci olmak için gelmediğini, Avrupa'nın en iyi takımını, en karakterli, en savaşan takımını yaratmak istediğini söyledi. Bir futbol izleyicisi ve aslında bir ülkenin de normali olarak bir futbol taraftarı olduğum için, ilk başta bu söylemler benim için hiçbir şey ifade etmedi. O'nun en iyisi olduğunu elbette biliyordum ama kariyerinde sayısız kupa kazanmış, tamı tamına 8 Euroleague kupası bulunan birinin Fenerbahçe için bir komutan olacağı ihtimali bana çok uzaktaydı.


3 yıl önce Euroleague TOP 16 turunda elendi takım. Bu Fenerbahçe'nin en büyük başarısıydı. Daha iyisini yapacağız dedi. Yeterince savaşmıyoruz, potansiyelimiz bu değil diye ekledi.

Geçen sene Madrid'de düzenlenen Final Four'a kaldı takım. Bu Fenerbahçe'nin ve ülke basketbolunun en büyük başarısıydı anladığım kadarıyla. Bir nevi futbol branşında Şampiyonlar Ligi yarı finalinde oynamak gibi bir şeydi. Rakip Final Four'a ev sahipliği yapan Real Madrid'di. "Real Madrid'i yenersek dünyanın en mutlu insanı olacağım" dedi. 8 defa Avrupa'nın en büyük kupasını kazanan biri en mutlu insan değil miydi zaten? Benim aidiyetim de tam olarak bu tarihte başladı. Futbol şubesinin kötü gitmesinin ve odak noktasının kaymasının elbette etkisi var, bunu inkar edemem, ancak formanın hakkını sonuna kadar vermek isteyen birini yalnız bırakmak olacak şey miydi? Bu sorudan sonra "Atlayıp Madrid'e gittim" yazmayı ne kadar çok isterdim; ama öyle olmadı. Televizyon başında gayet rahat bir şekilde izledim maçları. Fenerbahçe Real'e yenildi, Obradovic dünyanın en mutlu insanı olamadı. Herkesin beklediği hikaye yarım kaldı. Avrupa dördüncüsü olup ülkeye döndüğünde "Yeterince savaşmadık, daha yapacak çok işimiz var. Lütfen bu takımı yalnız bırakmayın" dedi. Gözlerimizin önünde bir roman yazıyordu Obradovic, hepimizin katılmasını istediği.

Bu sene başladığında İstanbul'a yerleştim. Obradovic bu takımı yalnız bırakmayın diyordu ve içerideki neredeyse her maça gitmeye çalışıyordum. Kendimi bir anda bir faul verilmeyince ayağa kalkan, takım için savaşan biri olarak görmeye başladım. Nasıl oldu gerçekten bilmiyorum. Belki de futbolcuların bir türlü veremediği "forma hakkı"nı bu çocuklarda gördüm. Ekpe'nin bloklarında, Bobby'nin gözlerinde, Vesely'nin uçmadan duramamasında belki... Hikayenin tamamlanması için elimden geleni yapmak görevi oluştu.

Ve bu sene TOP 8'de rakip yine Real Madrid oldu. Geçen sene çok da üzülmediğim bir yenilginin rövanş duygusu kapladı içimi. Aidiyet, sayın okuyucu, muhteşem bir şey. Real Madrid'i eledi takım. Öyle bir savaş, öyle bir mücadele verdiler ki, bunu alkışlamak için Fenerbahçeli olmak inanın gerekmezdi. Aidiyet ile gelen gurur, sayın okuyucu, muhteşem bir şey.

Final Four'un düzenlendiği Berlin'e de atlayıp gidemediğim için içim oldukça buruk olsa da aklımda sadece kupa vardı. Tribünde veya televizyon başında, hiç fark etmez, o kupayı almalıydık. Yarı finalde Laboral'i yenip finalde CSKA ile eşleştik ve kupaya sadece bir adım kalmıştı. Yıllar önce benim için önemli bile olmayan bir branş için, son üç yıldan itibaren nabzımı kontrol edemeyecek kadar heyecanlanan biri haline dönüşmek, benim bile hayal edemeyeceğim bir şeydi.

CSKA maçını anlatmayacağım çünkü ne yapsak olmadı. 3. periyotun ikinci yarısından itibaren 21 sayı geri geldi Obra'nın öğrencileri. CSKA karşında sadece 15 dakikada 21 sayı geriden geldiler ve öne geçtiler. Bitime saniyeler kala 2 sayı öndeydik. Kupa bize kilometrelerce uzaktayken, artık bizim ellerimizdeydi. Ellerimi şaklatıp zamanı durdurma yeteneğim olsaydı kesinlikle o anda kullanırdım. Ama yoktu ve De Colo'nun kaçan üçlüğünde top CSKA oyuncusunun önüne sekti. Bir ribaund mücadelesinde hayatının anlamını sorgulamak ne kadar mantıklı olabilir? Tam 1 haftadır sorguluyorum. Bulabildiğim hiçbir şey yok. O topun sekebileceği o kadar çok yer varken, bizim ellerimize geleceği varken, Khryapa'ya gitmesi... Gerçekten olacak iş değil. Ama zaten konu bu değil. Nitekim maç uzadı ve kaybettik.

Son üç senede önce TOP 16, sonra Final Four'da 4.'lük ve son olarak Avrupa 2.'liği... En önemlisi de son topa kadar savaşmaktı kuşkusuz ve savaştılar.

Şu an sadece hayal kırıklığı hissediyorum biraz ve basketbol topu görmek bile istemiyorum. Benim gibi son pozisyonda kalmış milyonlarca insan var. Hayal kırıklığında yalnız hissetmemek de fena duygu değilmiş.

Geç kalınmış da olsa önce Obrodovic sonra da bütün takıma teşekkür ediyorum. Bu forma uğruna neler yapılacağını gösterip aidiyeti pekiştirdiğiniz için.

Bu böyle yarım kalmayacak...



Emre Aydın


Basketbola dair teknik bilgim neredeyse hiç yok. 24 saniye içinde topu rakip takımın çemberinden geçirmek zorunda olduğun bir spor dalıydı benim için sadece. Oynamaktan hiç hoşlanmayıp izlemekten bu kadar zevk aldığım başka bir spor da herhalde yok. Lakin ben ne zaman bir ribaund alamayınca ağlayacak duruma geldim?

Hikaye aslında aidiyet duygusuyla başlıyor. Uzun yıllar boyunca İstanbul dışında yaşayıp tuttuğum takımın herhangi bir spor branşı ile yaşadığım şehre gelmesiyle... Kadın veya erkek, basketbol veya futbol hiç fark etmiyordu. Skorun hiç önemli olmadığı, sadece armanın yanında olmak istediğim zamanlar... 13 yıl boyunca şehrimde neredeyse hiçbir maçı kaçırmadım. Neredeyse her maçta tribündeydim. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, futbol dışında alınan sonuçların da hiçbir önemi yoktu benim için. İzlediğim şey aslında sadece bir basketbol maçıydı.

Sonra "O" geldi. Avrupa'nın en iyi koçu. Zeljko Obradovic. Buraya ikinci olmak için gelmediğini, Avrupa'nın en iyi takımını, en karakterli, en savaşan takımını yaratmak istediğini söyledi. Bir futbol izleyicisi ve aslında bir ülkenin de normali olarak bir futbol taraftarı olduğum için, ilk başta bu söylemler benim için hiçbir şey ifade etmedi. O'nun en iyisi olduğunu elbette biliyordum ama kariyerinde sayısız kupa kazanmış, tamı tamına 8 Euroleague kupası bulunan birinin Fenerbahçe için bir komutan olacağı ihtimali bana çok uzaktaydı.


3 yıl önce Euroleague TOP 16 turunda elendi takım. Bu Fenerbahçe'nin en büyük başarısıydı. Daha iyisini yapacağız dedi. Yeterince savaşmıyoruz, potansiyelimiz bu değil diye ekledi.

Geçen sene Madrid'de düzenlenen Final Four'a kaldı takım. Bu Fenerbahçe'nin ve ülke basketbolunun en büyük başarısıydı anladığım kadarıyla. Bir nevi futbol branşında Şampiyonlar Ligi yarı finalinde oynamak gibi bir şeydi. Rakip Final Four'a ev sahipliği yapan Real Madrid'di. "Real Madrid'i yenersek dünyanın en mutlu insanı olacağım" dedi. 8 defa Avrupa'nın en büyük kupasını kazanan biri en mutlu insan değil miydi zaten? Benim aidiyetim de tam olarak bu tarihte başladı. Futbol şubesinin kötü gitmesinin ve odak noktasının kaymasının elbette etkisi var, bunu inkar edemem, ancak formanın hakkını sonuna kadar vermek isteyen birini yalnız bırakmak olacak şey miydi? Bu sorudan sonra "Atlayıp Madrid'e gittim" yazmayı ne kadar çok isterdim; ama öyle olmadı. Televizyon başında gayet rahat bir şekilde izledim maçları. Fenerbahçe Real'e yenildi, Obradovic dünyanın en mutlu insanı olamadı. Herkesin beklediği hikaye yarım kaldı. Avrupa dördüncüsü olup ülkeye döndüğünde "Yeterince savaşmadık, daha yapacak çok işimiz var. Lütfen bu takımı yalnız bırakmayın" dedi. Gözlerimizin önünde bir roman yazıyordu Obradovic, hepimizin katılmasını istediği.

Bu sene başladığında İstanbul'a yerleştim. Obradovic bu takımı yalnız bırakmayın diyordu ve içerideki neredeyse her maça gitmeye çalışıyordum. Kendimi bir anda bir faul verilmeyince ayağa kalkan, takım için savaşan biri olarak görmeye başladım. Nasıl oldu gerçekten bilmiyorum. Belki de futbolcuların bir türlü veremediği "forma hakkı"nı bu çocuklarda gördüm. Ekpe'nin bloklarında, Bobby'nin gözlerinde, Vesely'nin uçmadan duramamasında belki... Hikayenin tamamlanması için elimden geleni yapmak görevi oluştu.

Ve bu sene TOP 8'de rakip yine Real Madrid oldu. Geçen sene çok da üzülmediğim bir yenilginin rövanş duygusu kapladı içimi. Aidiyet, sayın okuyucu, muhteşem bir şey. Real Madrid'i eledi takım. Öyle bir savaş, öyle bir mücadele verdiler ki, bunu alkışlamak için Fenerbahçeli olmak inanın gerekmezdi. Aidiyet ile gelen gurur, sayın okuyucu, muhteşem bir şey.

Final Four'un düzenlendiği Berlin'e de atlayıp gidemediğim için içim oldukça buruk olsa da aklımda sadece kupa vardı. Tribünde veya televizyon başında, hiç fark etmez, o kupayı almalıydık. Yarı finalde Laboral'i yenip finalde CSKA ile eşleştik ve kupaya sadece bir adım kalmıştı. Yıllar önce benim için önemli bile olmayan bir branş için, son üç yıldan itibaren nabzımı kontrol edemeyecek kadar heyecanlanan biri haline dönüşmek, benim bile hayal edemeyeceğim bir şeydi.

CSKA maçını anlatmayacağım çünkü ne yapsak olmadı. 3. periyotun ikinci yarısından itibaren 21 sayı geri geldi Obra'nın öğrencileri. CSKA karşında sadece 15 dakikada 21 sayı geriden geldiler ve öne geçtiler. Bitime saniyeler kala 2 sayı öndeydik. Kupa bize kilometrelerce uzaktayken, artık bizim ellerimizdeydi. Ellerimi şaklatıp zamanı durdurma yeteneğim olsaydı kesinlikle o anda kullanırdım. Ama yoktu ve De Colo'nun kaçan üçlüğünde top CSKA oyuncusunun önüne sekti. Bir ribaund mücadelesinde hayatının anlamını sorgulamak ne kadar mantıklı olabilir? Tam 1 haftadır sorguluyorum. Bulabildiğim hiçbir şey yok. O topun sekebileceği o kadar çok yer varken, bizim ellerimize geleceği varken, Khryapa'ya gitmesi... Gerçekten olacak iş değil. Ama zaten konu bu değil. Nitekim maç uzadı ve kaybettik.

Son üç senede önce TOP 16, sonra Final Four'da 4.'lük ve son olarak Avrupa 2.'liği... En önemlisi de son topa kadar savaşmaktı kuşkusuz ve savaştılar.

Şu an sadece hayal kırıklığı hissediyorum biraz ve basketbol topu görmek bile istemiyorum. Benim gibi son pozisyonda kalmış milyonlarca insan var. Hayal kırıklığında yalnız hissetmemek de fena duygu değilmiş.

Geç kalınmış da olsa önce Obrodovic sonra da bütün takıma teşekkür ediyorum. Bu forma uğruna neler yapılacağını gösterip aidiyeti pekiştirdiğiniz için.

Bu böyle yarım kalmayacak...



Emre Aydın


Basketbola dair teknik bilgim neredeyse hiç yok. 24 saniye içinde topu rakip takımın çemberinden geçirmek zorunda olduğun bir spor dalıydı benim için sadece. Oynamaktan hiç hoşlanmayıp izlemekten bu kadar zevk aldığım başka bir spor da herhalde yok. Lakin ben ne zaman bir ribaund alamayınca ağlayacak duruma geldim?

Hikaye aslında aidiyet duygusuyla başlıyor. Uzun yıllar boyunca İstanbul dışında yaşayıp tuttuğum takımın herhangi bir spor branşı ile yaşadığım şehre gelmesiyle... Kadın veya erkek, basketbol veya futbol hiç fark etmiyordu. Skorun hiç önemli olmadığı, sadece armanın yanında olmak istediğim zamanlar... 13 yıl boyunca şehrimde neredeyse hiçbir maçı kaçırmadım. Neredeyse her maçta tribündeydim. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, futbol dışında alınan sonuçların da hiçbir önemi yoktu benim için. İzlediğim şey aslında sadece bir basketbol maçıydı.

Sonra "O" geldi. Avrupa'nın en iyi koçu. Zeljko Obradovic. Buraya ikinci olmak için gelmediğini, Avrupa'nın en iyi takımını, en karakterli, en savaşan takımını yaratmak istediğini söyledi. Bir futbol izleyicisi ve aslında bir ülkenin de normali olarak bir futbol taraftarı olduğum için, ilk başta bu söylemler benim için hiçbir şey ifade etmedi. O'nun en iyisi olduğunu elbette biliyordum ama kariyerinde sayısız kupa kazanmış, tamı tamına 8 Euroleague kupası bulunan birinin Fenerbahçe için bir komutan olacağı ihtimali bana çok uzaktaydı.


3 yıl önce Euroleague TOP 16 turunda elendi takım. Bu Fenerbahçe'nin en büyük başarısıydı. Daha iyisini yapacağız dedi. Yeterince savaşmıyoruz, potansiyelimiz bu değil diye ekledi.

Geçen sene Madrid'de düzenlenen Final Four'a kaldı takım. Bu Fenerbahçe'nin ve ülke basketbolunun en büyük başarısıydı anladığım kadarıyla. Bir nevi futbol branşında Şampiyonlar Ligi yarı finalinde oynamak gibi bir şeydi. Rakip Final Four'a ev sahipliği yapan Real Madrid'di. "Real Madrid'i yenersek dünyanın en mutlu insanı olacağım" dedi. 8 defa Avrupa'nın en büyük kupasını kazanan biri en mutlu insan değil miydi zaten? Benim aidiyetim de tam olarak bu tarihte başladı. Futbol şubesinin kötü gitmesinin ve odak noktasının kaymasının elbette etkisi var, bunu inkar edemem, ancak formanın hakkını sonuna kadar vermek isteyen birini yalnız bırakmak olacak şey miydi? Bu sorudan sonra "Atlayıp Madrid'e gittim" yazmayı ne kadar çok isterdim; ama öyle olmadı. Televizyon başında gayet rahat bir şekilde izledim maçları. Fenerbahçe Real'e yenildi, Obradovic dünyanın en mutlu insanı olamadı. Herkesin beklediği hikaye yarım kaldı. Avrupa dördüncüsü olup ülkeye döndüğünde "Yeterince savaşmadık, daha yapacak çok işimiz var. Lütfen bu takımı yalnız bırakmayın" dedi. Gözlerimizin önünde bir roman yazıyordu Obradovic, hepimizin katılmasını istediği.

Bu sene başladığında İstanbul'a yerleştim. Obradovic bu takımı yalnız bırakmayın diyordu ve içerideki neredeyse her maça gitmeye çalışıyordum. Kendimi bir anda bir faul verilmeyince ayağa kalkan, takım için savaşan biri olarak görmeye başladım. Nasıl oldu gerçekten bilmiyorum. Belki de futbolcuların bir türlü veremediği "forma hakkı"nı bu çocuklarda gördüm. Ekpe'nin bloklarında, Bobby'nin gözlerinde, Vesely'nin uçmadan duramamasında belki... Hikayenin tamamlanması için elimden geleni yapmak görevi oluştu.

Ve bu sene TOP 8'de rakip yine Real Madrid oldu. Geçen sene çok da üzülmediğim bir yenilginin rövanş duygusu kapladı içimi. Aidiyet, sayın okuyucu, muhteşem bir şey. Real Madrid'i eledi takım. Öyle bir savaş, öyle bir mücadele verdiler ki, bunu alkışlamak için Fenerbahçeli olmak inanın gerekmezdi. Aidiyet ile gelen gurur, sayın okuyucu, muhteşem bir şey.

Final Four'un düzenlendiği Berlin'e de atlayıp gidemediğim için içim oldukça buruk olsa da aklımda sadece kupa vardı. Tribünde veya televizyon başında, hiç fark etmez, o kupayı almalıydık. Yarı finalde Laboral'i yenip finalde CSKA ile eşleştik ve kupaya sadece bir adım kalmıştı. Yıllar önce benim için önemli bile olmayan bir branş için, son üç yıldan itibaren nabzımı kontrol edemeyecek kadar heyecanlanan biri haline dönüşmek, benim bile hayal edemeyeceğim bir şeydi.

CSKA maçını anlatmayacağım çünkü ne yapsak olmadı. 3. periyotun ikinci yarısından itibaren 21 sayı geri geldi Obra'nın öğrencileri. CSKA karşında sadece 15 dakikada 21 sayı geriden geldiler ve öne geçtiler. Bitime saniyeler kala 2 sayı öndeydik. Kupa bize kilometrelerce uzaktayken, artık bizim ellerimizdeydi. Ellerimi şaklatıp zamanı durdurma yeteneğim olsaydı kesinlikle o anda kullanırdım. Ama yoktu ve De Colo'nun kaçan üçlüğünde top CSKA oyuncusunun önüne sekti. Bir ribaund mücadelesinde hayatının anlamını sorgulamak ne kadar mantıklı olabilir? Tam 1 haftadır sorguluyorum. Bulabildiğim hiçbir şey yok. O topun sekebileceği o kadar çok yer varken, bizim ellerimize geleceği varken, Khryapa'ya gitmesi... Gerçekten olacak iş değil. Ama zaten konu bu değil. Nitekim maç uzadı ve kaybettik.

Son üç senede önce TOP 16, sonra Final Four'da 4.'lük ve son olarak Avrupa 2.'liği... En önemlisi de son topa kadar savaşmaktı kuşkusuz ve savaştılar.

Şu an sadece hayal kırıklığı hissediyorum biraz ve basketbol topu görmek bile istemiyorum. Benim gibi son pozisyonda kalmış milyonlarca insan var. Hayal kırıklığında yalnız hissetmemek de fena duygu değilmiş.

Geç kalınmış da olsa önce Obrodovic sonra da bütün takıma teşekkür ediyorum. Bu forma uğruna neler yapılacağını gösterip aidiyeti pekiştirdiğiniz için.

Bu böyle yarım kalmayacak...



Emre Aydın


Basketbola dair teknik bilgim neredeyse hiç yok. 24 saniye içinde topu rakip takımın çemberinden geçirmek zorunda olduğun bir spor dalıydı benim için sadece. Oynamaktan hiç hoşlanmayıp izlemekten bu kadar zevk aldığım başka bir spor da herhalde yok. Lakin ben ne zaman bir ribaund alamayınca ağlayacak duruma geldim?

Hikaye aslında aidiyet duygusuyla başlıyor. Uzun yıllar boyunca İstanbul dışında yaşayıp tuttuğum takımın herhangi bir spor branşı ile yaşadığım şehre gelmesiyle... Kadın veya erkek, basketbol veya futbol hiç fark etmiyordu. Skorun hiç önemli olmadığı, sadece armanın yanında olmak istediğim zamanlar... 13 yıl boyunca şehrimde neredeyse hiçbir maçı kaçırmadım. Neredeyse her maçta tribündeydim. Ancak doğruyu söylemek gerekirse, futbol dışında alınan sonuçların da hiçbir önemi yoktu benim için. İzlediğim şey aslında sadece bir basketbol maçıydı.

Sonra "O" geldi. Avrupa'nın en iyi koçu. Zeljko Obradovic. Buraya ikinci olmak için gelmediğini, Avrupa'nın en iyi takımını, en karakterli, en savaşan takımını yaratmak istediğini söyledi. Bir futbol izleyicisi ve aslında bir ülkenin de normali olarak bir futbol taraftarı olduğum için, ilk başta bu söylemler benim için hiçbir şey ifade etmedi. O'nun en iyisi olduğunu elbette biliyordum ama kariyerinde sayısız kupa kazanmış, tamı tamına 8 Euroleague kupası bulunan birinin Fenerbahçe için bir komutan olacağı ihtimali bana çok uzaktaydı.


3 yıl önce Euroleague TOP 16 turunda elendi takım. Bu Fenerbahçe'nin en büyük başarısıydı. Daha iyisini yapacağız dedi. Yeterince savaşmıyoruz, potansiyelimiz bu değil diye ekledi.

Geçen sene Madrid'de düzenlenen Final Four'a kaldı takım. Bu Fenerbahçe'nin ve ülke basketbolunun en büyük başarısıydı anladığım kadarıyla. Bir nevi futbol branşında Şampiyonlar Ligi yarı finalinde oynamak gibi bir şeydi. Rakip Final Four'a ev sahipliği yapan Real Madrid'di. "Real Madrid'i yenersek dünyanın en mutlu insanı olacağım" dedi. 8 defa Avrupa'nın en büyük kupasını kazanan biri en mutlu insan değil miydi zaten? Benim aidiyetim de tam olarak bu tarihte başladı. Futbol şubesinin kötü gitmesinin ve odak noktasının kaymasının elbette etkisi var, bunu inkar edemem, ancak formanın hakkını sonuna kadar vermek isteyen birini yalnız bırakmak olacak şey miydi? Bu sorudan sonra "Atlayıp Madrid'e gittim" yazmayı ne kadar çok isterdim; ama öyle olmadı. Televizyon başında gayet rahat bir şekilde izledim maçları. Fenerbahçe Real'e yenildi, Obradovic dünyanın en mutlu insanı olamadı. Herkesin beklediği hikaye yarım kaldı. Avrupa dördüncüsü olup ülkeye döndüğünde "Yeterince savaşmadık, daha yapacak çok işimiz var. Lütfen bu takımı yalnız bırakmayın" dedi. Gözlerimizin önünde bir roman yazıyordu Obradovic, hepimizin katılmasını istediği.

Bu sene başladığında İstanbul'a yerleştim. Obradovic bu takımı yalnız bırakmayın diyordu ve içerideki neredeyse her maça gitmeye çalışıyordum. Kendimi bir anda bir faul verilmeyince ayağa kalkan, takım için savaşan biri olarak görmeye başladım. Nasıl oldu gerçekten bilmiyorum. Belki de futbolcuların bir türlü veremediği "forma hakkı"nı bu çocuklarda gördüm. Ekpe'nin bloklarında, Bobby'nin gözlerinde, Vesely'nin uçmadan duramamasında belki... Hikayenin tamamlanması için elimden geleni yapmak görevi oluştu.

Ve bu sene TOP 8'de rakip yine Real Madrid oldu. Geçen sene çok da üzülmediğim bir yenilginin rövanş duygusu kapladı içimi. Aidiyet, sayın okuyucu, muhteşem bir şey. Real Madrid'i eledi takım. Öyle bir savaş, öyle bir mücadele verdiler ki, bunu alkışlamak için Fenerbahçeli olmak inanın gerekmezdi. Aidiyet ile gelen gurur, sayın okuyucu, muhteşem bir şey.

Final Four'un düzenlendiği Berlin'e de atlayıp gidemediğim için içim oldukça buruk olsa da aklımda sadece kupa vardı. Tribünde veya televizyon başında, hiç fark etmez, o kupayı almalıydık. Yarı finalde Laboral'i yenip finalde CSKA ile eşleştik ve kupaya sadece bir adım kalmıştı. Yıllar önce benim için önemli bile olmayan bir branş için, son üç yıldan itibaren nabzımı kontrol edemeyecek kadar heyecanlanan biri haline dönüşmek, benim bile hayal edemeyeceğim bir şeydi.

CSKA maçını anlatmayacağım çünkü ne yapsak olmadı. 3. periyotun ikinci yarısından itibaren 21 sayı geri geldi Obra'nın öğrencileri. CSKA karşında sadece 15 dakikada 21 sayı geriden geldiler ve öne geçtiler. Bitime saniyeler kala 2 sayı öndeydik. Kupa bize kilometrelerce uzaktayken, artık bizim ellerimizdeydi. Ellerimi şaklatıp zamanı durdurma yeteneğim olsaydı kesinlikle o anda kullanırdım. Ama yoktu ve De Colo'nun kaçan üçlüğünde top CSKA oyuncusunun önüne sekti. Bir ribaund mücadelesinde hayatının anlamını sorgulamak ne kadar mantıklı olabilir? Tam 1 haftadır sorguluyorum. Bulabildiğim hiçbir şey yok. O topun sekebileceği o kadar çok yer varken, bizim ellerimize geleceği varken, Khryapa'ya gitmesi... Gerçekten olacak iş değil. Ama zaten konu bu değil. Nitekim maç uzadı ve kaybettik.

Son üç senede önce TOP 16, sonra Final Four'da 4.'lük ve son olarak Avrupa 2.'liği... En önemlisi de son topa kadar savaşmaktı kuşkusuz ve savaştılar.

Şu an sadece hayal kırıklığı hissediyorum biraz ve basketbol topu görmek bile istemiyorum. Benim gibi son pozisyonda kalmış milyonlarca insan var. Hayal kırıklığında yalnız hissetmemek de fena duygu değilmiş.

Geç kalınmış da olsa önce Obrodovic sonra da bütün takıma teşekkür ediyorum. Bu forma uğruna neler yapılacağını gösterip aidiyeti pekiştirdiğiniz için.

Bu böyle yarım kalmayacak...



Emre Aydın


BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.