Bizim Mahallenin Çocuğu

Alican Arıcan 05.05.2016

Bizim mahallenin çocuğudur, yapmaz öyle şey!

Süper ligimiz bitti bitiyor.

Heyecan dorukta! Bakalım şampiyonluğu yakından ilgilendiren maçlar nasıl sonuçlanacak? Pozisyonları dikkatle izleyelim. Maç öncesi ve sonrası gelişmeleri yakından takip edelim. Basın toplantılarını en ön sıradan görelim. Tribündeki hareketliliğe bir anlam verelim.

Hayır hayır, bu yazı öyle klasik sezon sonu futbol yazılarından değil. Zaten bu yazı başlı başına bir futbol yazısı da değil.

Esas sorun, hangi spor dalında kimin şampiyon olacağı mı?

Taraftarlık kültürünün yok edilmiş olması mı?

Bilet fiyatlarındaki dengesizlikler mi?

Sponsorluk ilişkilerinin şeffaf olmaması mı?

Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi?

Şiddete eğilim gösterenlerin sayıca çokluğu mu?

Cezaların yetersizliği ve hukukun hiçe sayılması mı?

Bizim hareketli gündemimizde esas sorun başlıklı yazıların, televizyon programlarının, sohbet toplaşmalarının ardı arkası kesilecek gibi değil. Bence sorunun ta kendisi, “esas sorun” içeriği ile oluşturulan yazılar, sohbetler, diyalog ortamları.

Burada, meseleleri şiddetle çözmek gibi bir hastalık var. Bizim mahallenin çocuğu yahu mantığı yerin dibine sokulmadıkça da sorunlar çözülecek gibi değil. Bizim mahallenin çocuğu nedense hiçbir şey yapmıyor, hiçbir olaya girişmiyor, komşular, esnaf, okuldaki arkadaşları nedense hep bizim mahallenin çocuğunun üzerine oynuyor. Bu çocuk kimi zaman bir futbol takımının taraftarı, kimi zaman trafikte dehşet saçan bir şoför, kimi zaman iş yerinde insanları kıra döke koltuk sahibi olan bir çalışan olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler çoğaltılabilir, hatta örnekler satırları aşıp Tutunamayanlar kadar kalın bir kitap haline de gelebilir.


Peki biz ne yapıyoruz?

Bizim mahallenin çocuğunun bu davranışlarını eleştirmek, kabalığın doğru bir ifade biçimi olmadığını anlatmak yerine neden her olayda yanlışı savunuyoruz?

İşte bu noktada esas sorun bizlerin savunma zaafında. Buna pek zaaf da denemez aslında. Bizde bir de bir başkasının kavgasını izlemek keyfi var. Mahallede çıkan kavgayı, trafikte çıkan kavgayı, okulda, iş yerinde, aile içerisinde çıkan kavgayı bitirmek yerine, ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sunuyoruz.

Öz eleştiri denen şeyden eser yok. Nedense her sıkıntıyı bilmem kimin arkadaşı çıkarmış oluyor. Bizim mahallenin çocuğu nedense hep haklı. O, nedense hiç hata yapmıyor. Olaylar kapımızın dibinde olup bittiğinde güneş balçıkla sıvanamaz oluyor.

Futbolda şiddet diyor köşe yazarları; yok öyle bir şey. Hayatta şiddet var. Sinemada şiddet var, minibüste şiddet var, köprü trafiğinde şiddet var, apartman toplantısında şiddet var, meclis kürsüsünde şiddet var, ekmek fırınında şiddet var. Kopar kopar, gene var!

Önce durumu okumalıyız, kendimize hakiki bir ders çıkarmalıyız. "Bizim mahallenin çocuğudur, yapmaz öyle şey!" yaklaşımından o kadar uzaklaşmalıyız ki, soluğu Meksika sınırında almalıyız. Yoksa insanların canı yok yere yanmaya devam edecek. Yok yere diyorum, çünkü şiddetle çözüme ulaştırılmaya çalışılan problemlerin devam ettiğini görüyoruz.

Hakem hatalarını azaltabildik mi?

Hayır.

Doktorları döverek daha iyi şartlarda çalıştırabildik mi?

Hayır.

İtfaiye erlerini pataklayarak yangını söndürebildik mi?

Hayır.

Dayak atarak elde ettiğimiz, toplumca gurur duyabileceğimiz bir başarımız var mı?

Hayır.

Sadece kendimizi geriye götürmüş olduk. Kötü sözün sahibine değil de, işitenine kızdık. Dolayısıyla bu düzene kendi hatalarıyla yüzleşeceği, kendini düzeltebileceği bir alan bırakmadık. Maçı yarıda bölen seyirciye, itfaiye erini döven mahalleliye, yan aracın şoförüne ana avrat düz gidene, kuralları değil de ricaları yerine getirene eleştiri getirebildik mi?

Hayır.

Ve sonunda başardık!

Haklılığını ispat etmek için kırıp döken, yakıp yıkan bireyler oluverdik. Ve zaten yitirilen masumiyetin üzerine birkaç kat betonu da biz döktük. Evet evet, biz.

“Bu kadar yazdın ettin, her türlü olumsuzluğu yeniden dillendirdin de, senin önerin ne?” sorusunu soranlara ise cevabım; Bizim mahallenin çocuğudur, yapar ama unutulur kafasından çıkmak. Önce kendi kusurlarımızı görelim ve pek de affedici olmayalım.

Böyle davranırsak, en azından birilerinin affına sığınırken, gerçekten samimi olmuş oluruz.


Alican Arıcan


Süper ligimiz bitti bitiyor.

Heyecan dorukta! Bakalım şampiyonluğu yakından ilgilendiren maçlar nasıl sonuçlanacak? Pozisyonları dikkatle izleyelim. Maç öncesi ve sonrası gelişmeleri yakından takip edelim. Basın toplantılarını en ön sıradan görelim. Tribündeki hareketliliğe bir anlam verelim.

Hayır hayır, bu yazı öyle klasik sezon sonu futbol yazılarından değil. Zaten bu yazı başlı başına bir futbol yazısı da değil.

Esas sorun, hangi spor dalında kimin şampiyon olacağı mı?

Taraftarlık kültürünün yok edilmiş olması mı?

Bilet fiyatlarındaki dengesizlikler mi?

Sponsorluk ilişkilerinin şeffaf olmaması mı?

Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi?

Şiddete eğilim gösterenlerin sayıca çokluğu mu?

Cezaların yetersizliği ve hukukun hiçe sayılması mı?

Bizim hareketli gündemimizde esas sorun başlıklı yazıların, televizyon programlarının, sohbet toplaşmalarının ardı arkası kesilecek gibi değil. Bence sorunun ta kendisi, “esas sorun” içeriği ile oluşturulan yazılar, sohbetler, diyalog ortamları.

Burada, meseleleri şiddetle çözmek gibi bir hastalık var. Bizim mahallenin çocuğu yahu mantığı yerin dibine sokulmadıkça da sorunlar çözülecek gibi değil. Bizim mahallenin çocuğu nedense hiçbir şey yapmıyor, hiçbir olaya girişmiyor, komşular, esnaf, okuldaki arkadaşları nedense hep bizim mahallenin çocuğunun üzerine oynuyor. Bu çocuk kimi zaman bir futbol takımının taraftarı, kimi zaman trafikte dehşet saçan bir şoför, kimi zaman iş yerinde insanları kıra döke koltuk sahibi olan bir çalışan olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler çoğaltılabilir, hatta örnekler satırları aşıp Tutunamayanlar kadar kalın bir kitap haline de gelebilir.


Peki biz ne yapıyoruz?

Bizim mahallenin çocuğunun bu davranışlarını eleştirmek, kabalığın doğru bir ifade biçimi olmadığını anlatmak yerine neden her olayda yanlışı savunuyoruz?

İşte bu noktada esas sorun bizlerin savunma zaafında. Buna pek zaaf da denemez aslında. Bizde bir de bir başkasının kavgasını izlemek keyfi var. Mahallede çıkan kavgayı, trafikte çıkan kavgayı, okulda, iş yerinde, aile içerisinde çıkan kavgayı bitirmek yerine, ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sunuyoruz.

Öz eleştiri denen şeyden eser yok. Nedense her sıkıntıyı bilmem kimin arkadaşı çıkarmış oluyor. Bizim mahallenin çocuğu nedense hep haklı. O, nedense hiç hata yapmıyor. Olaylar kapımızın dibinde olup bittiğinde güneş balçıkla sıvanamaz oluyor.

Futbolda şiddet diyor köşe yazarları; yok öyle bir şey. Hayatta şiddet var. Sinemada şiddet var, minibüste şiddet var, köprü trafiğinde şiddet var, apartman toplantısında şiddet var, meclis kürsüsünde şiddet var, ekmek fırınında şiddet var. Kopar kopar, gene var!

Önce durumu okumalıyız, kendimize hakiki bir ders çıkarmalıyız. "Bizim mahallenin çocuğudur, yapmaz öyle şey!" yaklaşımından o kadar uzaklaşmalıyız ki, soluğu Meksika sınırında almalıyız. Yoksa insanların canı yok yere yanmaya devam edecek. Yok yere diyorum, çünkü şiddetle çözüme ulaştırılmaya çalışılan problemlerin devam ettiğini görüyoruz.

Hakem hatalarını azaltabildik mi?

Hayır.

Doktorları döverek daha iyi şartlarda çalıştırabildik mi?

Hayır.

İtfaiye erlerini pataklayarak yangını söndürebildik mi?

Hayır.

Dayak atarak elde ettiğimiz, toplumca gurur duyabileceğimiz bir başarımız var mı?

Hayır.

Sadece kendimizi geriye götürmüş olduk. Kötü sözün sahibine değil de, işitenine kızdık. Dolayısıyla bu düzene kendi hatalarıyla yüzleşeceği, kendini düzeltebileceği bir alan bırakmadık. Maçı yarıda bölen seyirciye, itfaiye erini döven mahalleliye, yan aracın şoförüne ana avrat düz gidene, kuralları değil de ricaları yerine getirene eleştiri getirebildik mi?

Hayır.

Ve sonunda başardık!

Haklılığını ispat etmek için kırıp döken, yakıp yıkan bireyler oluverdik. Ve zaten yitirilen masumiyetin üzerine birkaç kat betonu da biz döktük. Evet evet, biz.

“Bu kadar yazdın ettin, her türlü olumsuzluğu yeniden dillendirdin de, senin önerin ne?” sorusunu soranlara ise cevabım; Bizim mahallenin çocuğudur, yapar ama unutulur kafasından çıkmak. Önce kendi kusurlarımızı görelim ve pek de affedici olmayalım.

Böyle davranırsak, en azından birilerinin affına sığınırken, gerçekten samimi olmuş oluruz.


Alican Arıcan


Süper ligimiz bitti bitiyor.

Heyecan dorukta! Bakalım şampiyonluğu yakından ilgilendiren maçlar nasıl sonuçlanacak? Pozisyonları dikkatle izleyelim. Maç öncesi ve sonrası gelişmeleri yakından takip edelim. Basın toplantılarını en ön sıradan görelim. Tribündeki hareketliliğe bir anlam verelim.

Hayır hayır, bu yazı öyle klasik sezon sonu futbol yazılarından değil. Zaten bu yazı başlı başına bir futbol yazısı da değil.

Esas sorun, hangi spor dalında kimin şampiyon olacağı mı?

Taraftarlık kültürünün yok edilmiş olması mı?

Bilet fiyatlarındaki dengesizlikler mi?

Sponsorluk ilişkilerinin şeffaf olmaması mı?

Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi?

Şiddete eğilim gösterenlerin sayıca çokluğu mu?

Cezaların yetersizliği ve hukukun hiçe sayılması mı?

Bizim hareketli gündemimizde esas sorun başlıklı yazıların, televizyon programlarının, sohbet toplaşmalarının ardı arkası kesilecek gibi değil. Bence sorunun ta kendisi, “esas sorun” içeriği ile oluşturulan yazılar, sohbetler, diyalog ortamları.

Burada, meseleleri şiddetle çözmek gibi bir hastalık var. Bizim mahallenin çocuğu yahu mantığı yerin dibine sokulmadıkça da sorunlar çözülecek gibi değil. Bizim mahallenin çocuğu nedense hiçbir şey yapmıyor, hiçbir olaya girişmiyor, komşular, esnaf, okuldaki arkadaşları nedense hep bizim mahallenin çocuğunun üzerine oynuyor. Bu çocuk kimi zaman bir futbol takımının taraftarı, kimi zaman trafikte dehşet saçan bir şoför, kimi zaman iş yerinde insanları kıra döke koltuk sahibi olan bir çalışan olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler çoğaltılabilir, hatta örnekler satırları aşıp Tutunamayanlar kadar kalın bir kitap haline de gelebilir.


Peki biz ne yapıyoruz?

Bizim mahallenin çocuğunun bu davranışlarını eleştirmek, kabalığın doğru bir ifade biçimi olmadığını anlatmak yerine neden her olayda yanlışı savunuyoruz?

İşte bu noktada esas sorun bizlerin savunma zaafında. Buna pek zaaf da denemez aslında. Bizde bir de bir başkasının kavgasını izlemek keyfi var. Mahallede çıkan kavgayı, trafikte çıkan kavgayı, okulda, iş yerinde, aile içerisinde çıkan kavgayı bitirmek yerine, ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sunuyoruz.

Öz eleştiri denen şeyden eser yok. Nedense her sıkıntıyı bilmem kimin arkadaşı çıkarmış oluyor. Bizim mahallenin çocuğu nedense hep haklı. O, nedense hiç hata yapmıyor. Olaylar kapımızın dibinde olup bittiğinde güneş balçıkla sıvanamaz oluyor.

Futbolda şiddet diyor köşe yazarları; yok öyle bir şey. Hayatta şiddet var. Sinemada şiddet var, minibüste şiddet var, köprü trafiğinde şiddet var, apartman toplantısında şiddet var, meclis kürsüsünde şiddet var, ekmek fırınında şiddet var. Kopar kopar, gene var!

Önce durumu okumalıyız, kendimize hakiki bir ders çıkarmalıyız. "Bizim mahallenin çocuğudur, yapmaz öyle şey!" yaklaşımından o kadar uzaklaşmalıyız ki, soluğu Meksika sınırında almalıyız. Yoksa insanların canı yok yere yanmaya devam edecek. Yok yere diyorum, çünkü şiddetle çözüme ulaştırılmaya çalışılan problemlerin devam ettiğini görüyoruz.

Hakem hatalarını azaltabildik mi?

Hayır.

Doktorları döverek daha iyi şartlarda çalıştırabildik mi?

Hayır.

İtfaiye erlerini pataklayarak yangını söndürebildik mi?

Hayır.

Dayak atarak elde ettiğimiz, toplumca gurur duyabileceğimiz bir başarımız var mı?

Hayır.

Sadece kendimizi geriye götürmüş olduk. Kötü sözün sahibine değil de, işitenine kızdık. Dolayısıyla bu düzene kendi hatalarıyla yüzleşeceği, kendini düzeltebileceği bir alan bırakmadık. Maçı yarıda bölen seyirciye, itfaiye erini döven mahalleliye, yan aracın şoförüne ana avrat düz gidene, kuralları değil de ricaları yerine getirene eleştiri getirebildik mi?

Hayır.

Ve sonunda başardık!

Haklılığını ispat etmek için kırıp döken, yakıp yıkan bireyler oluverdik. Ve zaten yitirilen masumiyetin üzerine birkaç kat betonu da biz döktük. Evet evet, biz.

“Bu kadar yazdın ettin, her türlü olumsuzluğu yeniden dillendirdin de, senin önerin ne?” sorusunu soranlara ise cevabım; Bizim mahallenin çocuğudur, yapar ama unutulur kafasından çıkmak. Önce kendi kusurlarımızı görelim ve pek de affedici olmayalım.

Böyle davranırsak, en azından birilerinin affına sığınırken, gerçekten samimi olmuş oluruz.


Alican Arıcan


Süper ligimiz bitti bitiyor.

Heyecan dorukta! Bakalım şampiyonluğu yakından ilgilendiren maçlar nasıl sonuçlanacak? Pozisyonları dikkatle izleyelim. Maç öncesi ve sonrası gelişmeleri yakından takip edelim. Basın toplantılarını en ön sıradan görelim. Tribündeki hareketliliğe bir anlam verelim.

Hayır hayır, bu yazı öyle klasik sezon sonu futbol yazılarından değil. Zaten bu yazı başlı başına bir futbol yazısı da değil.

Esas sorun, hangi spor dalında kimin şampiyon olacağı mı?

Taraftarlık kültürünün yok edilmiş olması mı?

Bilet fiyatlarındaki dengesizlikler mi?

Sponsorluk ilişkilerinin şeffaf olmaması mı?

Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi?

Şiddete eğilim gösterenlerin sayıca çokluğu mu?

Cezaların yetersizliği ve hukukun hiçe sayılması mı?

Bizim hareketli gündemimizde esas sorun başlıklı yazıların, televizyon programlarının, sohbet toplaşmalarının ardı arkası kesilecek gibi değil. Bence sorunun ta kendisi, “esas sorun” içeriği ile oluşturulan yazılar, sohbetler, diyalog ortamları.

Burada, meseleleri şiddetle çözmek gibi bir hastalık var. Bizim mahallenin çocuğu yahu mantığı yerin dibine sokulmadıkça da sorunlar çözülecek gibi değil. Bizim mahallenin çocuğu nedense hiçbir şey yapmıyor, hiçbir olaya girişmiyor, komşular, esnaf, okuldaki arkadaşları nedense hep bizim mahallenin çocuğunun üzerine oynuyor. Bu çocuk kimi zaman bir futbol takımının taraftarı, kimi zaman trafikte dehşet saçan bir şoför, kimi zaman iş yerinde insanları kıra döke koltuk sahibi olan bir çalışan olarak karşımıza çıkıyor. Örnekler çoğaltılabilir, hatta örnekler satırları aşıp Tutunamayanlar kadar kalın bir kitap haline de gelebilir.


Peki biz ne yapıyoruz?

Bizim mahallenin çocuğunun bu davranışlarını eleştirmek, kabalığın doğru bir ifade biçimi olmadığını anlatmak yerine neden her olayda yanlışı savunuyoruz?

İşte bu noktada esas sorun bizlerin savunma zaafında. Buna pek zaaf da denemez aslında. Bizde bir de bir başkasının kavgasını izlemek keyfi var. Mahallede çıkan kavgayı, trafikte çıkan kavgayı, okulda, iş yerinde, aile içerisinde çıkan kavgayı bitirmek yerine, ısıtıp ısıtıp birbirimizin önüne sunuyoruz.

Öz eleştiri denen şeyden eser yok. Nedense her sıkıntıyı bilmem kimin arkadaşı çıkarmış oluyor. Bizim mahallenin çocuğu nedense hep haklı. O, nedense hiç hata yapmıyor. Olaylar kapımızın dibinde olup bittiğinde güneş balçıkla sıvanamaz oluyor.

Futbolda şiddet diyor köşe yazarları; yok öyle bir şey. Hayatta şiddet var. Sinemada şiddet var, minibüste şiddet var, köprü trafiğinde şiddet var, apartman toplantısında şiddet var, meclis kürsüsünde şiddet var, ekmek fırınında şiddet var. Kopar kopar, gene var!

Önce durumu okumalıyız, kendimize hakiki bir ders çıkarmalıyız. "Bizim mahallenin çocuğudur, yapmaz öyle şey!" yaklaşımından o kadar uzaklaşmalıyız ki, soluğu Meksika sınırında almalıyız. Yoksa insanların canı yok yere yanmaya devam edecek. Yok yere diyorum, çünkü şiddetle çözüme ulaştırılmaya çalışılan problemlerin devam ettiğini görüyoruz.

Hakem hatalarını azaltabildik mi?

Hayır.

Doktorları döverek daha iyi şartlarda çalıştırabildik mi?

Hayır.

İtfaiye erlerini pataklayarak yangını söndürebildik mi?

Hayır.

Dayak atarak elde ettiğimiz, toplumca gurur duyabileceğimiz bir başarımız var mı?

Hayır.

Sadece kendimizi geriye götürmüş olduk. Kötü sözün sahibine değil de, işitenine kızdık. Dolayısıyla bu düzene kendi hatalarıyla yüzleşeceği, kendini düzeltebileceği bir alan bırakmadık. Maçı yarıda bölen seyirciye, itfaiye erini döven mahalleliye, yan aracın şoförüne ana avrat düz gidene, kuralları değil de ricaları yerine getirene eleştiri getirebildik mi?

Hayır.

Ve sonunda başardık!

Haklılığını ispat etmek için kırıp döken, yakıp yıkan bireyler oluverdik. Ve zaten yitirilen masumiyetin üzerine birkaç kat betonu da biz döktük. Evet evet, biz.

“Bu kadar yazdın ettin, her türlü olumsuzluğu yeniden dillendirdin de, senin önerin ne?” sorusunu soranlara ise cevabım; Bizim mahallenin çocuğudur, yapar ama unutulur kafasından çıkmak. Önce kendi kusurlarımızı görelim ve pek de affedici olmayalım.

Böyle davranırsak, en azından birilerinin affına sığınırken, gerçekten samimi olmuş oluruz.


Alican Arıcan


BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum yazmak için giriş yapmalısınız.

Bu habere henüz site içi yorum yazılmamış.

Gazetemsi
Facebook'ta takip et Twitter'da takip et Youtube'da takip et Instagram'da takip et

©2016 Gazetemsi.com. Her hakkı saklıdır.